Blog Arşivleri

Jagten

Lars Von Trier ile birlikte başlattıkları Dogme 95 akımı ile kendinden söz ettiren ve 1998 yılında çektiği Festen ile Cannes‘da Jüri Özel ödülü alarak uluslararası camiada tanınan Thomas Vinterberg, o gün bugündür fazlaca kayda değer ve tabiri caizce pek “sağlam” olmayan, kusurlu işlerin ardından Submarino ile verdiği dönüş sinyallerini, Mads Mikkelsen‘e bu yıl yine Cannes Film Festivali‘nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran Jagten ile iyiden iyiye hissettirmeye başladı. ’98 yılı için film çekimi açısından bir hayli zor kuralları bünyesinde barındıran bir akımın (bkz. Dogme 95) ilk örneği olarak Festen‘i çekerek bir hayli cesur davranan Vinterberg, yine belli bir türün peşinden gitmese de gerek prodüksiyon olarak gerekse kurgu ve sinematografi olarak da sinemasına yenilikçi bir “sinir bozucu” yapımı daha kazandırmayı başardı.

Zorlu bir boşanma süreci geçiren Lucas (Mads Mikkelsen), küçük bir kasabada anaokulu eğitmeni olarak hayatını idame ettirmeye çalışmaktadır. Bir grup samimi arkadaşının yanı sıra, oğlunu da yanına almaya çalışan Lucas, kasabada gayet saygı gören, sevilen popüler bir kişidir. En yakın arkadaşı Theo (Thomas Bo Larsen)’nun küçük kızı Klara başta olmak üzere, anaokulundaki diğer çocuklar ile baba-oğul / baba-kız seviyesinde ilişkisi olan Lucas‘ın hayatı Klara‘nın kendisine yönelttiği beyaz yalan ile bir anda cinsel taciz suçlaması ile karşı karşıya kalır ve etrafında adeta bir “hedef“, bir “av” haline gelmeye başlar.

Kasım’ın ortasında bir göl sahnesiyle son derece samimi bir şekilde açılan film, kışın bastırmasıyla beraber Lucas için de son derece zorlu koşulları beraberinde getireceğini belli edercesine sert bir tabakaya oturtuyor kendini. Tam da hayatını yeniden düzene sokmak üzere olan bir adamın sert düşüşünün ilk belirtileriyle beraber hikaye, Lucas için olduğu kadar izleyici için de gergin bir hal alır. Zira Vinterberg‘in, Lucas‘ın masumiyetini izleyiciye berrak ve su götürmez bir gerçek şeklinde yansıtmayı seçmesi, hem bu gerginliğin baş etmeni hem de filmin en güçlü yanlarından biri oluyor. Gitgide toplumun geri kalanına karşı yalnız kalan Lucas, duygusal olarak da toplumsal olarak da kendini amansız bir mücadelenin içinde bulur.

Açılış sekansının naifliği bir yana dursun, birbirine bu denli sıkı sıkıya bağlı toplum bireylerinin karanlık ve değişebilir yüzünü bir çocuğun alelade sözlerine körü körüne inanmanın saçmalığıyla eşdeğer şekilde yansıtan Vinterberg, genel manada dostlukları, ilişkileri ve beklenebilir ölçüdeki sadakati toplumsal normlar eşiğinde sorguluyor. Bu noktada Klara‘nın ve çevredeki tüm alakalı karakterlerin “çocuk istismarına” karşı verdikleri tepkiler ilk anda kabul edilebilir bir gerçek iken, Klara‘nın söylediklerini inkar edip, “aptalca sözlerdi” savunmalarına rağmen anaokulu müdürü-psikoterapist-Agnes (Klara’nın annesi) üçlüsünün Klara‘nın zihninde yarattığı “sahte anı sendromu” ile hikaye, bir kez daha tarafında kalıyor. Lucas‘ın masumiyeti filmin her anında kol gezmesine ve seyircinin baştan beri hikayeyi tetikleyen tüm olayları ayan beyan görmesine rağmen diğer karakterlerin bunun farkında olmaması da Vinterberg‘in gerçek hayattaki benzer olayların yankılarını güçlü bir şekilde yansıttığına delalet ediyor.

İki saat içinde bireyler arasındaki dostluk, sevgi ve sadakat bağlarının sıkı sıkıya olduğu bir dünya ile, dedikodular [Klara’nın “aptalca şeyler söyledim, ama kimse söylediğimin gerçek olduğuna inanmayacak demesi.] yalanlar ve batıl inanışlar [Ailelerin çocukların her zaman doğru söylediğine inanması vurgusu.] ile bezeli başka bir dünya tasviri sunan Vinterberg, günümüz toplumunda bu olguların ne derece hızlı bir şekilde yayılabildiğini, ne derece etkili olabildiğini ve  yine aynı toplumun sevilen bireyinin bir anda “parya” haline gelişini Dogme gerçelliğinde, diegetic ses kurgusu yardımıyla yerli yerinde ve hiçbir abartıya kaçmadan anlatıyor.

Sonuç olarak bir adamın ani “düşüşünü” ve hakikaten de -Türkçe’ye çevrilen adına mütenasıp- “onur savaşını” insan doğasına sert inen bir yumruk niteliğindeki dürüst bir hikayeyle, sinir bozucu bir gerginlikte izliyoruz. Ve geriye kalan yegane sevindirici şey, Vinterberg‘in “kesin dönüşünü” kutlamak oluyor.

Submarino

Lars Von Trier ile birlikte Dogme 95 manifestosunun başını çeken yönetmenlerden biri olan Thomas Vinterberg; o dönemde Festen gibi bir şaheseri sinema dünyasına kazandırmıştır. Halen Danimarka‘nın en iyi yönetmenlerinden biri olan Vinterberg; Festen‘den sonra birkaç film çekse de bir türlü o çizgiyi yakalayamamış, hatta gittikçe uzaklaşmıştır. Geçen yıl izleyiciyle buluşturduğu ve Berlin Film Festivali’nde Bal ile beraber Altın Ayı için yarışan Submarino ise yönetmenin tekrar şahlanması için bir basamak olmuş durumda.

Jonas T. Bengtsson‘un romanından uyarlanan Submarino‘nun başrollerinde Voksne mennesker ve Frygtelig lykkelig‘den tanıdığımız Jacob Cedergren ile Peter Glaugborg yer alıyor. Beyaz çarşafın altında yeni doğmuş bir çocuğun vaftizini taklid etmeye çalışan iki kardeşin görüntüsüyle açılıyor film. Anneleri alkolik komadadır. Kardeşlerin ihmaliyle yaşamını yitiren bebek; iki kardeş için duygusal yıkıcılığın başlangıcı olur. Kopenhag banliyölerinde yoksulluk,açlık ve kötü alışkanlıkların esirinde büyümeye çalışan bu iki kardeşin yolları annelerinin cenazesinde tekrar birleşir. Hayat, onlar için hala zordur ve yıkımlar hala sürmektedir.

Yıllar geçse de , hayatlarını paralel şekilde sürdürseler de Nick kardeşler sürekli birbirlerini arar durumdadırlar. Annesi gibi alkole düşkün olan, bira, sigara ve halterle hayata tutunmaya çalışan Nick, ve tek dileği oğluyla beraber yaşamak olan, yoksulluk ve açlıktan kurtulamamış, annesinden kalan mirası da uyuşturucu satıcılığı yapmak için harcayan kardeşi. Bir tarafta hala çocukluğundaki o yıkımın travmasını üstünden atamayan, hayata yüklediği anlamsızlık yüzünden dahi okunan Nick, bir yanda da çocuğu için hayatını tehlikeye atan bir baba. Birbirlerine ihtiyacı olan iki kardeş..

Bir işkence çeşidi olarak anılan “Submarino” kelimesi; “bir kaba-küvete kan, idrar, tükrük v.s. doldurulur ve ilgili kişinin kafası bu solüsyona sokulup nefessiz kalması sağlanır. Bir süre sonra nefes alma ihtiyacının had safhaya ulaşmasıyla ağız açılır, sıvılar yutulur. İstenilen (hatta istenmeyen) şeylerin söylenmesiyle işkence biter ama etkileri ömür boyu devam eder…” şeklinde açıklanıyor. Önce siyah – beyaz metaforu ile mutlu ve hüzünlü anların geçişinin yapılmasıyla yola koyulan film; sadelik sularında yüzerken isminin senaryosuna yüklediği çağrışımı da film boyunca bir hayli güzel bağlıyor. Her iki kardeş için de yoksulluk, açlık, hayata tutunma çabası, kötü alışkanlıklar küçüklükten beri süregeliyor ve yetişkinliklerinde dahi devam ediyor. Tıpkı işkence çeşidi olan submarinodaki gibi tüm bu olumsuzluklar bir arada; ve iki kardeşin kafası da bu olumsuzlukların içinde. Boğulmak üzereler. Düzlüğe çıktıkları anda olumsuzlukları iliklerine kadar hissediyorlar, ve istemeden de olsa hayatlarına devam ediyorlar.

Her anında kasveti ve karanlık ortamı sahnelerinden eksik etmeyen Submarino, karakterlerin hezeyanını, mimiklerinde taşıdığı hüznü ve çaresizliği dibine kadar hissettiriyor. Görüntü yönetimi muhteşem derecede ve Dogme karanlığı da etkisini bir hayli gösteriyor. Belki de olması gerektiği gibi bitmeyen Submarino ile Thomas Vinterberg, Festen‘i çektiği yıllardaki mükemmelliğine dönüşün ilk adımını atarken onu takip eden kemik kitlesine de “tıpkı eski günlerdeki gibi!” dedirtiyor.

%d blogcu bunu beğendi: