Blog Arşivleri

Gelecek Filmler ~ The Nymphomaniac

Danimarkalı ünlü auter yönetmen Lars Von Trier sinema hayatı boyunca diğer yönetmenlerden daha aykırı olarak durduğu çizgide; aykırı filmlerine bir yenisini daha ekliyor. Antichrist ile rahatsız edicilik seviyesini bir hayli yükseltip taraflı tarafsız herkesi ikiye bölen yönetmen, geçtiğimiz yıl Melancholia‘nın gösteriminden sonra ettiği sözler sebebiyle festivalde “persona non grota” ilan edilerek kendisinden bir hayli söz ettirmişti. The Nymphomaniac projesi ise tüm işlerinden farklı olacağa benziyor.

Bir kadının doğumundan 50 yaşına dek uzanan yaşam sürecindeki cinsel yaşamını konu edinecek olan film; tüm dünyada izlenebilmesi açısından “hardcore” ve “softcore” olarak iki versiyonda çekilecek. Oyuncu konusunda ise şu an için kesinleşen ilk isim Antichrist ve Melancholia‘da baş rolü verdiği Charlotte Gainsbourg oldu. Alexander Skarsgård ise bir röportajında Von Trier ile tekrar çalışmak istediğini, hatta babasının filmde yer alabileceğini söyledi. Tekrar bir Willem Dafoe hamlesi beklemek ise fazla hayalcilik olmayacaktır?

Tüm bu gelişmelerin dışında filmin ne zaman piyasaya sürüleceği ise merak konusu. Filmin yapımcısı Peter Aalbæk Jensen, filmin çekimlerinin bu yaz Almanya’da başlayacağını ve Cannes 2013‘e yetiştirmeye çalışacaklarını söylüyor. Fakat ortada Lars Von Trier‘in Cannes’da istenmeyen adam ilan edilme durumu var ki, bu tartışmalara yol açıyor. Böylesine güçlü olabilecek bir filmi Cannes’ın reddebileceği düşünülmüyor, üstelik sadece Lars Von Trier‘in istenmeyen adam ilan edilmesi ve yapımcı şirket Zentropa için bu durumun geçerli olmadığı, hatta Vinterberg‘in yeni filmi Jagten‘in bu yıl Cannes programına dahil edilmiş olması filmin yüksek ihtimalle Cannes 2013’te yer alacağını gösteriyor. Bekleyip görelim..

Reklamlar

2011 Cannes Film Festivali Ödülleri

Palme D’or The Tree Of Life‘ın!

Dünyanın en prestijli film festivallerinin başında gelen ve bu yıl 64.sü düzenlenen Cannes Film Festivali‘nde kazananlar belli oldu. Woody Allen’ın son filmi Midnight In Paris ile açılan ve jüri başkanlığını Robert De Niro‘nun yaptığı festivale bu yıl daha önce Altın Palmiye kazanan dört büyük sinema ustasının (Lars Von Trier, Nanni Moretti, Jean-Pierre and Luc Dardenne) yanı sıra daha önce ödül kazanmış 7 ünlü yönetmenin (Pedro Almodóvar, Aki Kaurismäki, Paolo Sorrentino, Alain Cavalier, Nuri Bilge Ceylan, Naomi Kawase ve Terrence Malick) filmleri tekrar Altın Palmiye için yarıştı.

Büyük ödül Palme D’or, Terrence Malick‘in ertelemeli filmi The Tree Of Life‘a gitti. Büyük Jüri Ödülü ise; gururumuz Nuri Bilge Ceylan‘ın 157 dakikalık güzellemesi “Once Upon A Time In Anatolia” ile Jean Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin The Kid with a Bike filmlerine gitti. En İyi Yönetmen ödülünü Amerikan bağımsız sinemasından bir film ile Palme D’or yarışına sürpriz sayılabilecek bir şekilde katılan Drive‘ın yönetmeni Nicolas Winding Refn kazanırken, En İyi Kadın Oyuncu ödülü Melancholia filmindeki rolüyle Kirsten Dunst‘a, En İyi Erkek Oyuncu ödülü ise The Artist filmindeki rolüyle Jean Dujardin‘e gitti.

Ödüller şöyle;

Ana Yarışma

  • Palme d’Or: The Tree Of Life (Terrence Malick)
  • Grand Prix: Bir Zamanlar Anadolu’da & The Kid With A Bike
  • Jüri Özel Ödülü: Maïwenn, “Poliss
  • En İyi Yönetmen: Nicolas Winding Refn (Drive)
  • En İyi Senaryo: Joseph Cedar (Footnote)
  • En İyi Kadın Oyuncu: Kirsten Dunst (Melancholia)
  • En İyi Erkek Oyuncu: Jean Dujardin (The Artist)
  • Palm d’Or Onur Ödülleri: Bernardo Bertolucci ve Jean-Paul Belmondo
  • Camera d’Or: Pablo Giorgelli (Las Acacias)

Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış Bölümü)

  • Un Certain Regard Ödülü: Arirang (Kim ki-duk) & Halt Auf Freier Strecke (Andreas Dresen)
  • Jüri Özel ÖdülüElena (Andrei Zvyagintsev)
  • En İyi Yönetmen: Mohammad Rasoulof (Bé Omid é Didar)

Directors’ Fortnight

  • Label Europa CinemasAtmen (Karl Markovics)
  • Art Cinema Award: Les Géants (Bouli Lanners)
  • Prix SACD: Les Géants (Bouli Lanners)
  • Séance “Coup de coeur”: Play (Ruben Östlund)
  • Carrosse d’Or: Jafar Panahi
FIPRESCI Ödülleri
  • Ana YarışmaLe Havre (Aki Kaurismäki)
  • Un Certain Regard: L’Exercice de l’Etat (Pierre Schoeller)
  • Critics Week: Take Shelter (Jeff Nichols)
  • Ekümenikal Jüri Ödülü: This Must Be the Place (Paolo Sorrentino)
  • Özel Mansiyon: Le Havre (Aki Kaurismäki)
Yarışmanın dışında bu yıl festivalde filmlerden çok konuşulan bir olay da Lars Von Trier‘in Melancholia‘nın basın toplantısında Hitler ve Naziler ile ilgili yaptığı şaka yollu açıklamanın sonrasında festival yönetimi tarafından “personna non grata (istenmeyen adam)” ilan edilmesiydi. Festivale film kabul ederken düşünce özgürlüğü kriterini göz ardı etmeyen bir Cannes yönetiminin gelecek tepkilerden çekinip dünyanın sayılı yönetmenlerinden birini 1,5 saatte harcaması çok ironik olmadı değil!

2011 Cannes Film Festivali Programı

Bu yıl 11-22 Mayıs tarihleri arasında 64’üncüsü düzenlenecek olan Cannes Film Festivali’nde yarışacak filmler Patis’te bir basın toplantısıyla açıklandı. Toplam 1715 filmin başvurduğu festivalde, bu sene 33 ülkeden 49 film gösterilecek; Alın Palmiye içinse 19 film yarışacak. Ünlü aktör Robert De Niro’nun, Melanie Laurent ile beraber resmi açılış törenini yapacağı festival; Woody Allen’in yarışma dışı gösterimde programda olan Midnight In Paris filmiyle açılacak.

Daha önce Altın Palmiye kazanan dört büyük sinema ustasının (Lars Von Trier, Nanni Moretti, Jean-Pierre and Luc Dardenne) yanı sıra daha önce ödül kazanmış 7 ünlü yönetmenin (Pedro Almodóvar, Aki Kaurismäki, Paolo Sorrentino, Alain Cavalier, Nuri Bilge Ceylan, Naomi Kawase ve Terrence Malick) filmleri tekrar Altın Palmiye için yarışacak. Öte yandan festivalde, yarışma dışı gösterilecek fimler arasında; Jodie Foster’in hem yönettiği yaptığı hem de Mel Gibson ile birlikte rol aldığı ‘The Beaver’ adlı filmi de yer alıyor. Türk yönetmen Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu adlı son filmi de, Altın Palmiye için yarışacak. Program şöyle;

Yarışma Kategorisi

  • The Skin I Live In (Spain) – Pedro Almodóvar
  • L’Apollonide (France) – Bertrand Bonello
  • Footnote (Israel) – Joseph Cedar
  • Pater (France) – Alain Cavalier
  • Once Upon a Time in Anatolia (Turkiye) – Nuri Bilge Ceylan
  • Hanezu no Tsuki (Japan) – Naomi Kawase
  • The Kid With a Bike (Belgium) – Luc and Jean-Pierre Dardenne
  • Le Havre (Finland) – Aki Kaurismäki
  • Sleeping Beauty (Australia) – Julie Leigh
  • Tree of Life (US) – Terrence Malick
  • Polisse (France) – Maïwen
  • The Source (France) – Radu Mihaileanu
  • We Have a Pope (Italy) – Nanni Moretti
  • Ishimei (Hari-Kiri: Death of a Samurai) (Japan) – Takashi Miike
  • Michael (Austria) – Markus Schleinzer
  • We Need to Talk About Kevin (UK) – Lynne Ramsay
  • Melancholia (Denmark) – Lars von Trier
  • This Must Be the Place (Italy) – Paolo Sorrentino
  • Drive (US) – Nicolas Winding Refn
Yarışma Dışı

Midnight in Paris (Spain/US) – Woody Allen
The Conquest (France) – Xavier Durringer
The Beaver (US) – Jodie Foster
The Artist (France) – Michel Hazanavicius
Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides (US) – Rob Marshall

Gece Yarısı Gösterimleri

  • Wu Xia (China) – Chan Peter
  • Day of Grace (Mexico) – Everardo Gout

Özel Gösterimler

Labrador (Denmark) – Frederikke Aspöck
Le Maître des Forges de l’Enfer (France) – Rithy Panh
Michel Petrucciani (US) – Michael Radford
Tous au Larzac (France) – Christian Rouaud

Açılışını Gus Van Sant‘ın Restless filminin yapacağı Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünde 19 film yarışacak. Gus Van Sant‘ın dışında Bruno Dumont, Kim-Ki Duk ve Joachim Trier gibi isimlerin filmleri de yarışmaya katılacak. Berlirli Bir Bakış bölümünün programı şöyle;

Restless (Açılış Filmi) – Gus Van Sant
The Hunter – Bakur Bakuradze
Halt Auf Freier Strecke – Andreas Dresen
Hors Satan – Bruno Dumont
Martha Marcy May Marlene – Sean Durkin
Hard Labor – Marco Dutra, Juliana Rojas
The Snows of Kilimanjaro – Robert Guédiguian
Skoonheid – Olivier Hermanus
The Day He Arrives – Hong Sang-soo
Bonsai – Cristian Jiménez
Tatsumi – Eric Khoo
Arirang – Kim Ki-duk
Where Do We Go Now? – Nadine Labaki
Loverboy – Catalin Mitulesco
Yellow Sea – Na Hong-jin
Miss Bala – Gerardo Naranjo
The Exercise of State – Pierre Schoeller
Toomelah – Ivan Sens
Oslo, August 31st – Joachim Trier

Muhtemel Cannes 2011 Programı

11-21 Mayıs tarihleri arasında bu yıl 63.sü gerçekleştirilecek olan Cannes Film Festivali‘nin kesinleşmiş programı 14 Nisan tarihinde yapılacak basın toplantısında açıklanacak. Fakat, büyük olasılıkla programda yer alacak bazı filmlerin isimleri yabancı basına sızmış durumda. Gösterilip gösterilmeyeceği hayli merak edilen Terrence Malick imzalı Tree Of Life büyük ihtimalle programda yer alacak, hatta Cannes’dan önce İngiltere’de gösterime bile girecek. Pedro Almodovar imzalı La Piel Que Habito’nun ise gösterimi zor gözüküyor.

Lars Von Trier imzalı Melancholia, Gus Van Sant‘ın son güzellemesi Restless ve Dardenne kardeşlerin son filmi Le Gamin au vélo programın diğer baş gösteren filmleri. Bir diğer güzel haber olarak Nuri Bilge Ceylan imzalı Bir Zamanlar Anadolu (Once Upon Time In Anatolia) da programda yer alacağa benziyor. Bilindiği gibi 64. Cannes Film Festivali, Woody Allen‘ın Midnight In Paris filmiyle açılacak ve jüri başkanlığını Robert De Niro yapacak.

Programda yer alacak muhtemel filmler;

Fransa’dan

  • Poulet aux Prunes (Marjane Satrapi & Vincent Paronnaud)
  • Les bien-aimés (Christophe Honore)
  • Un Amour de Jeunesse (Mia Hanse Løve)
  • The Monk (Dominik Moll)
  • Hors Satan (Bruno Dumont)
  • L’Ordre et la Morale (Mathieu Kassovitz)
  • L’exercice de l’État (Pierre Schoeller)

Avrupa / Asya

  • Melancholia (Lars von Trier’s)
  • Le Gamin au vélo (Dardene Bros)
  • Habemus Papam (Nanni Moretti)
  • This Must Be the Place (Paolo Sorrentino)
  • Le Havre (Aki Kaurismäki)
  • Play (Ruben Östlund)
  • Paradies (Ulrich Seidl)
  • La folie Almayer (Chantal Akerman)
  • La Source des Femmes (Radu Mihaileanu)
  • We Need to Talk About Kevin (Lynne Ramsay)
  • Alps (Yorgos Lanthimos)
  • Elena (Andrei Zvyagintsev)
  • Faust (Alexandr Sokurov)
  • Bir Zamanlar Anadolu (Nuri Bilge Ceylan)
  • Captured (Brillante Mendoza)
  • Tatsumi (Eric Khoo)
  • Wo Hallah La Wen? (Nadine Labaki)

Amerika’dan

  • Post Tenebras Lux (Carlos Reygadas)
  • Upside Down (Juan Solanas)
  • Restless (Gus Van Sant)
  • Tree of Life (Terrence Malick)

Gelecek Filmler ~ Melancholia

Geçtiğimiz sene Cannes’da Charlotte Gainsbourg‘un “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü almasıyla birlikte Antichrist için birçok şey yazılıp çizildi. Kimisi ona lanet okurken, kimisi sinema tarihinin en çarpıcı filmlerinden birine imza attığını düşündü. Bense ikinci şıkka inananlardanım. Kadın-doğa ve cinsellik paralelinde işlediği inanılmaz bir film olarak zihnimde kalacaktır Antichrist. Ve tabii ki Charlotte!

Dogme manifestosu öncüsü Lars Von Trier bu akımın öncesi ve sonrasında müthiş işlere imza atmış bir isim. Böylece Danimarkalı yönetmenin bundan sonra da ne yapacağı merakla beklenmekte. Melancholia ise Antichrist‘ten sonraki ilk halka. Merak kat sayımızı tavan ettirecek, cezbedici bir film hüviyetinde.

“Melancholia, dünyanın sonunda başlıyor.” diye nitelendiriyor filmi Lars Von Trier. “Filmin konusunun ne olduğunu söyleyebilirim ama nasıl ve niye yaptığımı söyleyemem. Böylece oturup filme kadar komplo teorileri kuracaksınız. Bir planım var ve bu planı asla anlamayacaksınız” diye de ekliyor üstüne. Konusu hakkında ise şunları söylüyor : “Bir düğün ve melankoli var. İki kız kardeş (Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg) hakkında psikolojik bir felaket filmi. Melankolik kardeş, kaya gibi sakin, karanlık dünyasına baktığınızda kaderi bekler gibi davranıyor. Diğer kız kardeş ise giderek panik yapıyor.”

Filmde; Kirsten Dunst ve Charlotte Gainsbourg‘e Alexander Skarsgard, Stellan Skarsgard, Kiefer Sutherland ve John Hurt gibi isimler eşlik ediyor. Müthiş kadrosu, müthiş yönetmeni ve cezbedici konusuyla Melancholia, kuşkusuz senenin en merak edilen filmleri arasında. Cannes 2011’e yetişecek olan filmi ne zaman görürüz kim bilir?

Filmin teknik detayları belli oldukça heyecan kat sayısı da aynı orantıda yükseliyor. Fragmanın yanı sıra, filmden muhteşem görüntülerin ve posterin yayınlanmasını dahil edebiliriz buna. Melancholia ile Lars Von Trier‘in bize ne tür birşey hazırladığı veyahut ne tür birşeyle karşılaşabileşeceğimiz hakkında en ufak fikrim olmamasına rağmen fragman ve resimlerden sonra bu kadar zaman beklemek gerçekten zor olacak. Fragman ve filmden görüntülere aşağıdan, postere ise şuradan ulaşabilirsiniz.

Submarino

Lars Von Trier ile birlikte Dogme 95 manifestosunun başını çeken yönetmenlerden biri olan Thomas Vinterberg; o dönemde Festen gibi bir şaheseri sinema dünyasına kazandırmıştır. Halen Danimarka‘nın en iyi yönetmenlerinden biri olan Vinterberg; Festen‘den sonra birkaç film çekse de bir türlü o çizgiyi yakalayamamış, hatta gittikçe uzaklaşmıştır. Geçen yıl izleyiciyle buluşturduğu ve Berlin Film Festivali’nde Bal ile beraber Altın Ayı için yarışan Submarino ise yönetmenin tekrar şahlanması için bir basamak olmuş durumda.

Jonas T. Bengtsson‘un romanından uyarlanan Submarino‘nun başrollerinde Voksne mennesker ve Frygtelig lykkelig‘den tanıdığımız Jacob Cedergren ile Peter Glaugborg yer alıyor. Beyaz çarşafın altında yeni doğmuş bir çocuğun vaftizini taklid etmeye çalışan iki kardeşin görüntüsüyle açılıyor film. Anneleri alkolik komadadır. Kardeşlerin ihmaliyle yaşamını yitiren bebek; iki kardeş için duygusal yıkıcılığın başlangıcı olur. Kopenhag banliyölerinde yoksulluk,açlık ve kötü alışkanlıkların esirinde büyümeye çalışan bu iki kardeşin yolları annelerinin cenazesinde tekrar birleşir. Hayat, onlar için hala zordur ve yıkımlar hala sürmektedir.

Yıllar geçse de , hayatlarını paralel şekilde sürdürseler de Nick kardeşler sürekli birbirlerini arar durumdadırlar. Annesi gibi alkole düşkün olan, bira, sigara ve halterle hayata tutunmaya çalışan Nick, ve tek dileği oğluyla beraber yaşamak olan, yoksulluk ve açlıktan kurtulamamış, annesinden kalan mirası da uyuşturucu satıcılığı yapmak için harcayan kardeşi. Bir tarafta hala çocukluğundaki o yıkımın travmasını üstünden atamayan, hayata yüklediği anlamsızlık yüzünden dahi okunan Nick, bir yanda da çocuğu için hayatını tehlikeye atan bir baba. Birbirlerine ihtiyacı olan iki kardeş..

Bir işkence çeşidi olarak anılan “Submarino” kelimesi; “bir kaba-küvete kan, idrar, tükrük v.s. doldurulur ve ilgili kişinin kafası bu solüsyona sokulup nefessiz kalması sağlanır. Bir süre sonra nefes alma ihtiyacının had safhaya ulaşmasıyla ağız açılır, sıvılar yutulur. İstenilen (hatta istenmeyen) şeylerin söylenmesiyle işkence biter ama etkileri ömür boyu devam eder…” şeklinde açıklanıyor. Önce siyah – beyaz metaforu ile mutlu ve hüzünlü anların geçişinin yapılmasıyla yola koyulan film; sadelik sularında yüzerken isminin senaryosuna yüklediği çağrışımı da film boyunca bir hayli güzel bağlıyor. Her iki kardeş için de yoksulluk, açlık, hayata tutunma çabası, kötü alışkanlıklar küçüklükten beri süregeliyor ve yetişkinliklerinde dahi devam ediyor. Tıpkı işkence çeşidi olan submarinodaki gibi tüm bu olumsuzluklar bir arada; ve iki kardeşin kafası da bu olumsuzlukların içinde. Boğulmak üzereler. Düzlüğe çıktıkları anda olumsuzlukları iliklerine kadar hissediyorlar, ve istemeden de olsa hayatlarına devam ediyorlar.

Her anında kasveti ve karanlık ortamı sahnelerinden eksik etmeyen Submarino, karakterlerin hezeyanını, mimiklerinde taşıdığı hüznü ve çaresizliği dibine kadar hissettiriyor. Görüntü yönetimi muhteşem derecede ve Dogme karanlığı da etkisini bir hayli gösteriyor. Belki de olması gerektiği gibi bitmeyen Submarino ile Thomas Vinterberg, Festen‘i çektiği yıllardaki mükemmelliğine dönüşün ilk adımını atarken onu takip eden kemik kitlesine de “tıpkı eski günlerdeki gibi!” dedirtiyor.

Festival biter..

29. İstanbul Film Festivali de bitmiş bulunmakta artık.. Geçen seneye nazaran çok daha doyurucu bir program vardı ki bu çok güzeldi. Öyle cezbedici filmler vardı ki benim için karşı tarafa gidip dönmek bile pek sorun olmadı. İlk 3 günün kaçırdığım festivalde hayli güzel filmler izlediğime inanıyorum. Bazı kapalı gişe ve yaratıcı ekibin katılımıyla gerçekleştirilen gösterimlerde bulunup aklıma takılan şeyleri birebir yönetmenden öğrenmek de hayli keyifliydi. Geçelim filmlere..

********************************************************************************

Festivalde ilk izlediğim film Atlas Sineması‘nda gösterilen Madeo (Mother) idi. Güney Kore çıkışlı ve Joon-ho Bong‘nun yönetmenliğini yaptığı film, uzakdoğu filmlerine pek ilgim olmasa da konu bakımından ilgimi çekmişti. Drama ile beraber bir suç ve gizem keywordleri izlemeye iten şeylerdi. Güney Kore‘nin de oskar adayı olan film, pek mütevazı görünse de içine girdikçe harika bir filme dönüşüyor. Anne var oğul var “aa belli işte  bunun konusu” diyorsunuz ama hele ki filmin sonuyla bir hayli yanıldığınızı hissediyorsunuz. Filmi izlemeden önce ne yalan söyleyeyim umutlu değildim. Çünkü Uzakdoğu Sineması‘nın dramayı işleyiş şekli çok yapmacık geliyor bana. Doğal ve gözüken haliyle konuyu işlemek yerine duygu sömürsünden yola çıkıyorlar.. Fakat Madeo, yönetmenin ne kadar zeki olduğunu çok güzel gösteriyor. Uzak olmadığımız bir duyguyu çeşitli çeşitli karelerde bize tekrar yaşatıyor. Filmin sürükleyiciliği de cabası. Daha ayrıntılı değerlendireceğim Madeo, kuşkusuz festivalde izlediklerim içerisinde en iyilerdendi. 8/10

********************************************************************************

Bir sonraki günü de tek filmle kapattım. Tek film ama tüm filmlere bedel bir tek film. Evet, tabii ki Selvi Boylum Al Yazmalım‘dan bahsediyorum. Yine Atlas Sineması‘nda idi. Atmosfer gerçekten harikaydı. Herkes pür dikkat. İnsan, bu dikkatli ortamda başını bile çevirmeye çekiniyor hakikaten. Film, restore edilmiş haliyle gösterildi. Kendi adıma ekranda o çizikleri, hatırasal etkileri aradım. Ama tabii ki bu filmden aldığım keyife etki etmedi. “Elini tuttum sıcacıktı,yüreği elimdeymiş gibi..” derken bazı ağlama sesleri duyulsa da bu konsantremizi bozmadı açıkcası. Çünkü hala Selvi Boylum Al Yazmalım izlerken heyecanlanıyorsak, bazıları ağlıyorsa, o müzik bitmeden yerimizden kalkamıyorsak bunun bir sebebi olmalı.. Film, gönlümüzde her zaman bir numara. En azından benim için öyle. Türkan Şoray, hala güzel. Kadir İnanır, pek eşi olmayan cinsten. Bakışlarından, erkek bile etkileniyor,korkuyor bile. Cahit Berkay, Emek Sineması için söylediğiyle hepimizi heyecanlandırdı bir de.. İçimden, abi müzik yeterince üzerimizde etki yaptı, bir de bu olmadı dedim ama tabii söyledikleri harikaydı. Helal olsun demek düşer bize.. Not mu ? Peh..

********************************************************************************

Sıradaki film, İsrail / Almanya ve Fransa ortak yapımı Samuel Maoz‘un elinden çıkma Venedik “Altın Ayı” ödüllü Lebanon. Çok ama çok ilginç bir film. Ben posteri farklı alsam da asıl poster ay çiçekleri tarlası arasından gözüken bir tankın resmedilişi aslında. Yönetmen de bu görüntüden yola çıkarak çekmiş filmi zaten. Film, İsrail’in ortak yapımı dahilinde ve savaş başlığı altında olunca çekincelerim yoktu değil.  Am afilm bittiğinde yine düşüncelerimin aksine bir yere sevk oldum. Klostorofobik havayı en iyi yaşadığım filmlerin arasında Das Boot ve The Descent geliyordu. Ki Das Boot müthiş bir filmdi. Lebanon’da da benzer paralelde bir kurgu var ve neredeyse birkaç dakikanın dışınd afilm bir tankın içinde geçiyor. İsrail’in Lübnan’a savaş açtığı günlerden dem vuran film, daha çok tankın içindeki askerlerin psikoanalizini yapıyor. Kamera açılarının bir hayli güzel olduğu film, bir tankın içinden, dışarıya sadece bir dürbün bakışıyla savaş ve barış ekseninde çok şey anlatıyor. Evet, kesinlikle afişinde yazdığı gibi “Das Boot’un tank versiyonu”. Mutlaka görülmeli. Yine ayrıntılarıyla değineceğim sanırım..8/10

********************************************************************************

Aynı gün izlediğim diğer film ise Fish Tank oldu. Fish Tank , Cannes‘dan Jüri Ödülüyle dönmüş, BAFTA kazanmış ve İngiltere‘de yılın en iyi filmi olarak hayli merağımı kazanmıştı. Andrea Arnold‘un yönettiği filmin başrollerinde Hunger‘dan aşina olduğumuz Michael Fassbender ve daha ilk oyunculuk deneyimindeki Katie Jarvis var. Filmi sevdim açıkcası.. Neden sevdiğime gelince. Bana her izlediğim İngiliz filmi Ken Loach‘ı ve filmlerini andırıyor nedense. Bir kere burdan bir artısı oluyor kafamda. Mizacı ve dili sert bir film Fish Tank. Sabredilmesi de gerekiyor. Aklı başında yazar ve yönetmenlerin son dönemlerde sıkça dem vurduğu popüler kültür ve etkilerini Fish Tank aracılığıyla tüm çıplaklığıyla görüyoruz dersem yanlış olmaz heralde. 15 yaşındaki Mia‘nın depresif ve yalnızlıkla bürünmüş hayatının bir kesitini yaklaşık 2 saatte izliyoruz. Genç kız veya erkeklerin kimlik bunalımı ve kendilerini nereye koymalarını gerektiğini bilmez halleri, hamilelik, alt sınıf, gitgide kültürden eksilme, gurur, çıkış yolu aramak ve en önemlisi yalnızlık. Samimi, doğal ve tamamen gerçekçi bir film Fish Tank. 123 dakika olmasına karşın ne kamera açılarıyla ne de yan etkilerle yormayan cinsten. 7.5 /10

********************************************************************************

Hadewijch.. Film ile birkaç ay öncesinde afişi sayesinde tanışmıştım. Hayli ilgimi çekti. Fransız yönetmen Bruno Dumont‘un son filmi olan Hadewijch, bir bakan kızı olmasına rağmen, İsa’ya duyduğu aşkı bağlılığın çok ötesine taşıyan Céline’in hikâyesini anlatıyor. Derin bir karakter tahliliyle süren film, yer yer sıksa da mevzuyu sert bir şekilde yansıtıyor. Celine’in kendisi gibi değerlerine müthiş bağlı bir Arap genciyle tanışmasıyla doruklara çıkan anlatım, belki de son zamanlarda gördüğüm en iyi finalle bitiyor. Hadewijch’i izlediğime kesinlikle çok memnunum. Benim nazarımda üzerine düşündüren film, olmuş bir filmdir. Geriyor, üzüyor, şu şöyle olsaydı bu böyle olsaydı dedirtmeden psikolojik dehlizlere yolluyor. Dinler üzerinden çeşitli düşüncelere de sevk eden film, bana Uzak İhtimal‘in çok daha sert ve gerici hali olarak geldi. Bilmem bir daha ne zaman görürüz ama bir kez daha izlemek istediğim konusunda hem fikirim. 7.5 /10

********************************************************************************

2009 yapımı Daniel Monzon‘un yönettiği Celda 211, Goya Ödülleri‘nde En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dahil toplam 8 dalda ödül almıştı. Festival programında olduğunu görünce kesinlikle izleyeceğim filmler arasına almıştım. Ne kadar isabetli bir karar verdiğimi de izledikten sonra anlamış oldum. Hem çok etkilendim hem de roman uyarlamaları çokca iyi filmlerdir tezim çürümemiş oldu. Filmi izlerken ve bittiğinde aklımda tek kalan şeyin o sahnelerin müthiş gerçekçiliğiydi. Filmin adalet kavramına, hümanistliğe dem vuruş şekli ve oyuncuların çok çok iyi performansları Celda 211‘i hayli iyi yere getiriyor. Ülkenin siyasi yapısı ve koşullarına hapishaneden bakmak ve bazı şeyleri kaos yardımıyla açığa vurmak çok akıllıca bir iş. Sözün özü Celda 211, türünün en iyilerinden. Kesinlikle görülmesi gerek. Sert film,içinize oturacak cinsten. Sinirlendirici, anarşik bir yapısı var. Tekrar izledikten sonra ayrıntılarıyla değinmek üzere. 8/10

********************************************************************************

Evet, merakla beklediğim Reha Erdem ürünü Kosmos‘da sıra. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali‘nde yapıp Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde En İyi Film Ödülü‘nü alan Kosmos, vizyondan birgün önce Reha Erdem ve oyuncuların katılımıyla gösterildi. Filmi beğenenler de oldu, acımasızca eleştirenler de. Ama benim izlediğim ve gördüğüm kadarıyla Reha Erdem’in izleyiciyi anlama çabası maalesef izleyici de yoktu. Tabii ki bir filmi beğenmek zorunda değiliz , ama madem anlamadık dinleyelim adamı da ne diyor anlayalım değil mi ? Herneyse.. Kosmos, hazmetmesi çok zor bir film. Hayat Var ile ortalığı alt üst eden Reha Erdem‘den yine bambaşka bir iş. Ve bence yine altından alnının akıyla kalktı. Mucizeler yaratan bir hırsızın (Kosmos), zaman dışı, sınır bir şehre her şeyden kaçıp yerleşmesinden sonra başından geçenleri anlatıyor film. Şamanesk özelliklere sahip Kosmos‘un din paralelinde varoluşçuluğa değinmesi hayli cesur bir iş. Tabii Reha Erdem sinemasında Kaç Para Kaç’dan beri bir varoluşçuluk sorgulaması var, bu kabul edilebilir birşey. Ama tüm bu cesurluk, muhteşem bir görüntü yönetimi ve ses miksajıyla ele alınınca daha bir başka oluyor. Şakayla karışık ben hala Lars Von Trier ve Theo Angeloupoulos ile beraber mi çekmiş acaba Reha Erdem desem de kendi anlatımıyla çok farklı bir yer almış film. Herkesin beğenmeyeceği, herkesin izlemeyeceği bir film Kosmos. Sermet Yeşil, muhteşem ötesi oynamış. Türkü Turan göz kamaştırıcı. Kar görmek harika. Hala film ile ilgili düşünüyorum. Teşekkürler Reha Erdem.. Yoksa salondaki kadının dediği gibi Reha Fellini mi demeliydim :) 7.5/10

********************************************************************************

Vavien‘i tekrar izleme şerefine nail oldum bir de. Yaratıcı kadroyu görmek içindi açıkcası, itiraf edeyim. Hemen Kosmos’un ardından iyi gideceğini düşündüm bir de. Öyle de oldu zaten. Engin Günaydın‘ın senaryosunu yazdığı Taylan Biraderler‘in yönettiği Vavien 2009’un son günlerinde vizyona girdi hatırlayanlar için. Belki de 2010’da girseydi vizyona bu senenin en iyi filmlerinden olacaktı. Sessiz sedasız yazıldı,çekildi, vizyona girdi.. Ama etkisi yüksek oldu. Film, çok ama çok güzel. Senaryosuyla,kurgusuyla,oyunculuklarıyla tamamen ortalamanın çok üstünde. Coen kardeşlere taş çıkarırcasına bir filmdi hakikaten. Belki sonu biraz muallaktaydı fakat beğenmeyenin olmadığını gördüm. Binnur Kaya, harikaydı. Engin Günaydın da keza öyle. Rol için seçilen oyuncular titizlikle seçilmiş, ve cuk diye de oturmuş. Türk Sineması‘nda çok farklı bir yerde artık Vavien. Taş gibi bir kara komedi. İzlenmeli, izlettirilmeli.. 8/10

********************************************************************************

Beş Şehir , pek sevdiğim ama geç tanıştığım Onur Ünlü‘nün son filmi. Polis ve Güneşin Oğlu filmleriyle senaryo babında ne kadar saygı duyulası biri olduğunu kanıtlamıştı zaten. Beş Şehir ile “Ölüm Var” diyen Onur Ünlü, bence şu ana dek en iyi filmini yapmış bulunmakta. Tiyatro çıkışlı oyuncuların katılımıyla hayli de anlamlı hale geldiğini de söylemeliyim. Ancak Beste Bereket‘i bu filme yakıştıramadığımı söylemliyim. Film, beş farklı kişinin başlarda bağımsız gözüken ama birbiriyle ilişkili ölüm ile bezenmiş öykülerini anlatıyor. Bir polis , bir şair, bir resim öğrencisi, bir ilkokul öğrencisi, bir öğretmen ve bir kedi.. Kısa film tadında karakterleri ve çevresel faktörleri izliyoruz, sonra film bağlanıyor. Şiir gibi.. Senenin en iyilerinden. Trenleri seven, çayevlerine önem verilmesi gerektiğini söyleyen Onur Ünlü‘nün bunları filme taşıyarak aynı zamanda kendi filmine giydirerek zihinlerde güzel bir yer edinen arabesk bir filmi Beş Şehir. “Beni vur,onlara verme” ile hatırlanacak.. Bazı yerlerine takılsam da beni hayli mutlu etti. Senaryosuna hayran kalınacak derecede.Ayrıntılarıyla değinmek üzere.. 7.5/10

********************************************************************************

Festivali Kynodontas (Dogtooth) ile kapattım. Bu aynı zamanda Kadıköy’de izlediğim ve orada izlediğime pişman olduğum tek filmdi. Filmi karşı tarafta daha iyi bir atmosferde ve konforda izlemeyi isterdim. Kynodontas, Giorgos Lanthimos‘un yönetmenliğinden Yunanistan‘dan Theo Angeloupoulos‘dan sonra harika filmler çıkabileceğinin göstergesi adeta. Filmde çocuklarını eve kapatarak onlara bütün konvansiyonların dışında bir eğitim veren anne – baba, ve hastalıklı bir aile hikayesi anlatılıyor. Sınırları zorlayacak ve çok rahatsız edecek derecede bir film Kynodontas. Daha önce izlediğim hiçbir filme benzemiyordu mesela. Tek kişi oturduğum koltukta film bittiğinde bir kişi daha oturabilirdi yani. Haneke rahatsızlığı mı dersiniz yoksa , Lars Von Trier psikopatlığı mı bilmem ama bu filmi kesinlikle izlemeniz gerektiğini kendinize inandırın lütfen. Pişman olmayacaksınız. 8/10

********************************************************************************

Nihayetinde, festivalde kötü film izlemedim. Harika zamanalr geçirdim diyebilirim. Şeylerin Boktanlığı , Life During Wartime, Vincere filmlerini ve Romeyika’nın Türküsü belgeselini izleyemediğim için üzüldüm. Neyse artık :) Saygılarımla..

Nunta Muta (Silent Wedding)


Yönetmen : Horatiu Malaele
Oyuncular : Meda Andreea Victor, Alexandru Potocean

Avrupa Sineması‘nda, Doğu Avrupa‘nın da hatırı sayılır derecede leziz filmler çıkarmasından sonra Kuzey Avrupa‘nın baskılı ağırlığı biraz hafiflemiş gibi. Aki Kaurismäki ve Lars Von Trier‘in başını çektiği yönetmenler topluluğu o coğrafyayı başarıyla temsil ettikten sonra biraz yavaşlamış ve hali hazırda Kusturica filmlerinden sonra- Balkanlardan çıkagelen kalburüstü filmlerle Avrupa Sineması çeşitliliğini hayli artırmış durumda. Nunta Muta (Silent Wedding) de tam da bu bahsettiğim paralele düğüm atan filmlerden biri. Romanya sinemasının 4 Months & 3 Weeks & 2 Days ile başlayıp şu sıralar Amintiri din epoca de aur ve Katalin Varga ile süregelen yükselişine ivme kazandıracak cinsten bir film.

Stalin zamanında Rus komünizminin etkilerinden nasibini almış bir Romen köyünden bir düğüne, bir döneme ve en önemlisi bir rejime ufak bir pencereden “sessiz” bir bakış olarak lanse edilebilecek, ne gösterdiğinden çok neye dokundurduğuna bakılası filmlerden. Gerek Bosna,gerek Bulgar gerekse Romen filmlerinde ortak olup da izleyicisini büyüyeleyen yanlar vardır misal. Bunlar en başta müthiş doğal oyunculuklar,pozitif ve dakikalarca güldürebilecek diyaloglar ve müzikler. İşte bunların hepsinin bir arada harika bir şekilde kolajlandığını düşünün.. Film işte tam da böyle birşey.

Film, bulunduğu ortamı ve ortama dahil insanları çok güzel bir şekilde yansıtmış diyerek bu paragrafa başlayabilirim mesela. Türkiye’de daha çok Trakya bölgesinde görebileceğimiz tipteki insanların daha bi’ neşelisi daha bi’ zevkine düşkün halleri var karakterlerde. Öyle ki mutsuzluğa ve acıya bile gülebilen bir yapıları var. Hazırlığı yapılan bir düğün ve son anda gelen bir haberle ses sansürüne uğramış olması bile onları bu eğlenceden alıkoyamıyor. Bu noktadan sonra film, daha bi’ film oluyor denilebilir. Vurucu tarafı trajikomiklikten gelmesine rağmen, komedi tarafı yaklaşık 10 dakikalık bir bölümde tavan yapıyor diyebilirim. Sanırım 10 dakika hiç ara vermeden güldüm,güldüm. Şimdi burada bahsedip büyüsünü kaçırmak istemiyor, mutlaka ama mutlaka görülmesi gerektiğini düşünüyorum.

Filmin trajikomikliği, izleyiciye solutturduğu hava ve özellikle son sahnesiyle bana Vizontele Tuuba‘yı andırmadı değil. İzleyenler ve izleyecek olanlar hak verecekler mi bilmiyorum ama komedi nüansları olsun,filmin başından son sahnesine kadar olan eğlenceli havasının son sahnede yerini saf ve derin bir drama bırakmış olması bana yüksekçe anımsatıyor. Üstüne üstük bu son sahnelerin çokca benzeşiyor oluşu da cabası.

Diğer değinmek istediğim yan ise tabii ki daha önce hiç görmemiş olduğum ama rolünü müthiş doğallıkta aktarabilen oyuncular olacak. Avrupa Sineması’nın da en çok bu yanını seviyorum. Tanımadığımız ama bizi filme çeken,doğal oyuncular. Hiç bilmediğin bir şehre gidip herşeyden eğlenebiliyor olmak gibi birşey bu. Nunta Muta, hüzünlenerek güldüm diyebilecğim,oyuncularıyla,ortamıyla,müzikleriyle çok güzel bir film,tavsiye edilir.

Zamanın Tozu (The Dust of Time – I Skoni Tou Hronou)

Fragman

Gerek yakın plan çekimlerine karşıtlığı, gerek müziği filmlerinin içine müthiş entegre edişi gerekse görsel anlatıma öncelik vermesiyle hayranlıkla baktığım ve efsane yönetmenlerinin içinde önemli bir yeri olan Theo Angelopoulos‘un Ağlayan Çayır‘dan sonra üçlemesinin ikinci filmi olan Zamanın Tozu (The Dust of Time – I Skoni Tou Hronou) bugün itibariyle vizyona giriyor. Eternity And A Day ve The Weaping Meadow‘dan sonra yine çok orjinal ve merak edilesi bir konusu var filmin. Bu iki filmini izlediğimde dramayı izleyiciye adeta sonuna kadar hissettiriyor dedirtti bana.

Altın Portakal Film Festivali’nde Ağlayan Çayır ile beraber gösterilmiş. Ayrıca çok isteyip de gidemediğim Filmekimi kapsamında da gösterildi. Bize de izlemek yeni nasip oluyor. Hayırlısı :)

Willem Dafoe, Bruno Ganz, Michel Piccoli ile Irene Jacob oynuyor. Ki hatırı sayılır bir castı var.

Filmin konusunu şöyle özetleyeyim..

Yunan kökenli Amerikalı yönetmen A. bilinmeyen bir sebepten dolayı yarıda bıraktığı filminin çekimini tamamlamak üzere Roma’daki stüdyosuna geri döner. Film, A.’nın annesinin hayat boyu büyük aşk yaşadığı iki adamla olan ilişkilerini anlatmaktadır. Karakterler birbirlerini bir bulup bir yitirir, yirminci yüzyılın ikinci yarısının önemli olaylarını kateden bir yolculukta Sibirya, Kuzey Kazakistan, İtalya, Almanya ve Amerika’da birbirlerini ararlar.

Bir kaç örnek görüntüye bakmamdan sonra yine görsel şölen olacağına kanaat getirdim. Filmin müzikleri yine Eleni Karaindrou. Önceki iki filminin soundtrackini dinleyenler nasıl hoş müziklere gebe olacaklarını kestiriyorlardır.

Sözün özü bu hafta vizyona girecek filmleri içerisinde en başta izlenmesi gereken bir yapım bence.  Tabii Monica Bellucci ya da şizofrenik sapık Lars Von Trier çıkarımı izlemek isteyenler beri dursun.

IMDBResmi Site

İyi seyirler.

%d blogcu bunu beğendi: