Blog Arşivleri

Gelecek Filmler ~ Jin (Reha Erdem)

Son olarak Kosmos ile izleyicisini kendi dünyasına davet eden Reha Erdem, hali hazırda iki proje ile karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Kaç Para Kaç‘tan beri “isyanını” dile getiren Reha Erdem, Şarkı Söyleyen Kadınlar ve Jin de de merkezine isyan eden karakterleri alıyor. Hatırlarsak Kosmos‘da belirsiz bir yerden belirsiz bir zamanda belirsiz bir şeyden veya kimseden kaçarak şehre giren ve aynı şekilde şehirden kaçan meczup karakter Kosmos üzerinden Reha Erdem; aşk, isyan, hümanizm ve din keşmekeşini üzerinden onca zaman geçmesine rağmen hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyacak şekilde, enfes bir dille anlatmıştı.

Bir röportajında yeni filmlerinden birinde yine Kosmos minvalinde, bu sefer bir kadın karakter üzerinden gidebileceğini söyleyen Reha Erdem, henüz filmin ayrıntıları kesinleşmemiş olsa da sinopsisten filmi bu yönde çektiğine dair ipuçlarını elimize veriyor. 17 yaşında; sevmek, görmek, duymak, öğrenmek.. kısaca yaşamak için isyan etmeyi seçen Jin (Kürtçe’de kadın demektir) adındaki kızın, dağlara kaçışı ile açılacak olan film; Jin‘in büyük şehir hayalleriyle süslediği yaşamına odaklanıyor. “Her şeyden ve herkesten kaçmak zorunda olan” diye lanse edilen Jin’in küçük ama sağlam vücudunun vahşi doğada geçirdiği yalnız gün ve geceleri, doğaya ve kendi yalnızlığına dönüşünü, hayata tutunmak için aradığı çıkış yollarını Reha Erdem‘in perspektifi ile görmek daha şimdiden heyecan verici.

Karakter yaratmada ne denli usta olduğunu bildiğimiz Reha Erdem; Jin‘de de amatör oyuncu Deniz Hasgüler ile çalışacak. 100 dakika uzunluğunda olacak olan film, dünya prömiyerini Berlin Film Festivali‘nin Generation bölümünde 8 Şubat’ta, Türkiye galasını ise 18 Şubat’ta !f İstanbul Film Festivali‘nde yapacak. Beklemek zor fakat; biliyoruz ki bir Reha Erdem filmini beklemek, en az onu izlemiş olmak kadar heyecan vericidir.

Reklamlar

43. SİYAD – Türk Sineması Ödülleri

43. SİYAD Ödülleri dün gece Maslak Tim Show Center’da yapılan bir törenle sahiplerini buldu. Gece boyunca 13 dalda ödül kazanan yapıtlar açıklanırken Onur Ödülleri ve Ahmet Uluçay Umut Ödülü de sahiplerine verildi. Reha Erdem’in “Kosmos”u 43. SİYAD Ödülleri’nden En İyi Film dahil 5 ödülle dönerken, Seren Yüce’nin “Çoğunluk”u aday olduğu 10 dalın 4’ünde ödüle uzanan film oldu. “Prensesin Uykusu” ve “Kavşak” ise birer ödül kazandı.

2010’da Türkiye sinemalarında gösterime giren yabancı filmler arasında yapılan seçimde ise Michael Haneke’nin yönettiği “Beyaz BantEn İyi Yabancı Film ödülünü kazandı.

Bomboş koltuklar ve sönük bir organizasyon görünümünde zevksiz bir tören ile beraber verilen ödüllerde Beş Şehir ve Bal filmlerinin ciddi bir hüsrana uğraması da aynı bir mevzu oldu. Daha iyi bir organizasyon ve katılım ile gerçekleştirilecek ödül törenlerini Türkiye’de ne zaman görürüz bilinmez ama derneğin “tören yapmak için tören yapmak” durumunu gerçekleştirmede bir beis görmemesi üzücü. Seneye daha iyisini görmek dileğiyle!

Ödüller şöyle;

En İyi Film: Kosmos
En İyi Yönetim: Reha Erdem (Kosmos)
En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Sevinç Erbulak (Prensesin Uykusu)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Bartu Küçükçağlayan (Çoğunluk)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Nihal Koldaş (Çoğunluk)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Settar Tanrıöğen (Çoğunluk)
Mahmut Tali Öngören En İyi Senaryo Ödülü: Seren Yüce (Çoğunluk)
En İyi Görüntü Yönetimi: Florent Herry (Kosmos)
En İyi Kurgu: Reha Erdem (Kosmos)
En İyi Sanat Yönetimi: Ömer Atay (Kosmos)
En İyi Müzik: Selim Demirdelen (Kavşak)
En İyi Belgesel: Direnişçi (Yönetmen: Murat Utku)
En İyi Kısa Film: Bisiklet (Yönetmen: Serhat Karaaslan)
Ahmet Uluçay Umut Ödülü: Cahit Çeçen (Kahpe Devran adlı belgeseliyle)
Onur Ödülleri: Tuncel Kurtiz, Yusuf Kurçenli ve Cahit Berkay.

2010’da gösterime giren Beyaz Bant-Das Weisse Band (Yönetmen: Michael Haneke) filmi ise Yılın En İyi Yabancı Filmi seçildi.

Festival biter..

29. İstanbul Film Festivali de bitmiş bulunmakta artık.. Geçen seneye nazaran çok daha doyurucu bir program vardı ki bu çok güzeldi. Öyle cezbedici filmler vardı ki benim için karşı tarafa gidip dönmek bile pek sorun olmadı. İlk 3 günün kaçırdığım festivalde hayli güzel filmler izlediğime inanıyorum. Bazı kapalı gişe ve yaratıcı ekibin katılımıyla gerçekleştirilen gösterimlerde bulunup aklıma takılan şeyleri birebir yönetmenden öğrenmek de hayli keyifliydi. Geçelim filmlere..

********************************************************************************

Festivalde ilk izlediğim film Atlas Sineması‘nda gösterilen Madeo (Mother) idi. Güney Kore çıkışlı ve Joon-ho Bong‘nun yönetmenliğini yaptığı film, uzakdoğu filmlerine pek ilgim olmasa da konu bakımından ilgimi çekmişti. Drama ile beraber bir suç ve gizem keywordleri izlemeye iten şeylerdi. Güney Kore‘nin de oskar adayı olan film, pek mütevazı görünse de içine girdikçe harika bir filme dönüşüyor. Anne var oğul var “aa belli işte  bunun konusu” diyorsunuz ama hele ki filmin sonuyla bir hayli yanıldığınızı hissediyorsunuz. Filmi izlemeden önce ne yalan söyleyeyim umutlu değildim. Çünkü Uzakdoğu Sineması‘nın dramayı işleyiş şekli çok yapmacık geliyor bana. Doğal ve gözüken haliyle konuyu işlemek yerine duygu sömürsünden yola çıkıyorlar.. Fakat Madeo, yönetmenin ne kadar zeki olduğunu çok güzel gösteriyor. Uzak olmadığımız bir duyguyu çeşitli çeşitli karelerde bize tekrar yaşatıyor. Filmin sürükleyiciliği de cabası. Daha ayrıntılı değerlendireceğim Madeo, kuşkusuz festivalde izlediklerim içerisinde en iyilerdendi. 8/10

********************************************************************************

Bir sonraki günü de tek filmle kapattım. Tek film ama tüm filmlere bedel bir tek film. Evet, tabii ki Selvi Boylum Al Yazmalım‘dan bahsediyorum. Yine Atlas Sineması‘nda idi. Atmosfer gerçekten harikaydı. Herkes pür dikkat. İnsan, bu dikkatli ortamda başını bile çevirmeye çekiniyor hakikaten. Film, restore edilmiş haliyle gösterildi. Kendi adıma ekranda o çizikleri, hatırasal etkileri aradım. Ama tabii ki bu filmden aldığım keyife etki etmedi. “Elini tuttum sıcacıktı,yüreği elimdeymiş gibi..” derken bazı ağlama sesleri duyulsa da bu konsantremizi bozmadı açıkcası. Çünkü hala Selvi Boylum Al Yazmalım izlerken heyecanlanıyorsak, bazıları ağlıyorsa, o müzik bitmeden yerimizden kalkamıyorsak bunun bir sebebi olmalı.. Film, gönlümüzde her zaman bir numara. En azından benim için öyle. Türkan Şoray, hala güzel. Kadir İnanır, pek eşi olmayan cinsten. Bakışlarından, erkek bile etkileniyor,korkuyor bile. Cahit Berkay, Emek Sineması için söylediğiyle hepimizi heyecanlandırdı bir de.. İçimden, abi müzik yeterince üzerimizde etki yaptı, bir de bu olmadı dedim ama tabii söyledikleri harikaydı. Helal olsun demek düşer bize.. Not mu ? Peh..

********************************************************************************

Sıradaki film, İsrail / Almanya ve Fransa ortak yapımı Samuel Maoz‘un elinden çıkma Venedik “Altın Ayı” ödüllü Lebanon. Çok ama çok ilginç bir film. Ben posteri farklı alsam da asıl poster ay çiçekleri tarlası arasından gözüken bir tankın resmedilişi aslında. Yönetmen de bu görüntüden yola çıkarak çekmiş filmi zaten. Film, İsrail’in ortak yapımı dahilinde ve savaş başlığı altında olunca çekincelerim yoktu değil.  Am afilm bittiğinde yine düşüncelerimin aksine bir yere sevk oldum. Klostorofobik havayı en iyi yaşadığım filmlerin arasında Das Boot ve The Descent geliyordu. Ki Das Boot müthiş bir filmdi. Lebanon’da da benzer paralelde bir kurgu var ve neredeyse birkaç dakikanın dışınd afilm bir tankın içinde geçiyor. İsrail’in Lübnan’a savaş açtığı günlerden dem vuran film, daha çok tankın içindeki askerlerin psikoanalizini yapıyor. Kamera açılarının bir hayli güzel olduğu film, bir tankın içinden, dışarıya sadece bir dürbün bakışıyla savaş ve barış ekseninde çok şey anlatıyor. Evet, kesinlikle afişinde yazdığı gibi “Das Boot’un tank versiyonu”. Mutlaka görülmeli. Yine ayrıntılarıyla değineceğim sanırım..8/10

********************************************************************************

Aynı gün izlediğim diğer film ise Fish Tank oldu. Fish Tank , Cannes‘dan Jüri Ödülüyle dönmüş, BAFTA kazanmış ve İngiltere‘de yılın en iyi filmi olarak hayli merağımı kazanmıştı. Andrea Arnold‘un yönettiği filmin başrollerinde Hunger‘dan aşina olduğumuz Michael Fassbender ve daha ilk oyunculuk deneyimindeki Katie Jarvis var. Filmi sevdim açıkcası.. Neden sevdiğime gelince. Bana her izlediğim İngiliz filmi Ken Loach‘ı ve filmlerini andırıyor nedense. Bir kere burdan bir artısı oluyor kafamda. Mizacı ve dili sert bir film Fish Tank. Sabredilmesi de gerekiyor. Aklı başında yazar ve yönetmenlerin son dönemlerde sıkça dem vurduğu popüler kültür ve etkilerini Fish Tank aracılığıyla tüm çıplaklığıyla görüyoruz dersem yanlış olmaz heralde. 15 yaşındaki Mia‘nın depresif ve yalnızlıkla bürünmüş hayatının bir kesitini yaklaşık 2 saatte izliyoruz. Genç kız veya erkeklerin kimlik bunalımı ve kendilerini nereye koymalarını gerektiğini bilmez halleri, hamilelik, alt sınıf, gitgide kültürden eksilme, gurur, çıkış yolu aramak ve en önemlisi yalnızlık. Samimi, doğal ve tamamen gerçekçi bir film Fish Tank. 123 dakika olmasına karşın ne kamera açılarıyla ne de yan etkilerle yormayan cinsten. 7.5 /10

********************************************************************************

Hadewijch.. Film ile birkaç ay öncesinde afişi sayesinde tanışmıştım. Hayli ilgimi çekti. Fransız yönetmen Bruno Dumont‘un son filmi olan Hadewijch, bir bakan kızı olmasına rağmen, İsa’ya duyduğu aşkı bağlılığın çok ötesine taşıyan Céline’in hikâyesini anlatıyor. Derin bir karakter tahliliyle süren film, yer yer sıksa da mevzuyu sert bir şekilde yansıtıyor. Celine’in kendisi gibi değerlerine müthiş bağlı bir Arap genciyle tanışmasıyla doruklara çıkan anlatım, belki de son zamanlarda gördüğüm en iyi finalle bitiyor. Hadewijch’i izlediğime kesinlikle çok memnunum. Benim nazarımda üzerine düşündüren film, olmuş bir filmdir. Geriyor, üzüyor, şu şöyle olsaydı bu böyle olsaydı dedirtmeden psikolojik dehlizlere yolluyor. Dinler üzerinden çeşitli düşüncelere de sevk eden film, bana Uzak İhtimal‘in çok daha sert ve gerici hali olarak geldi. Bilmem bir daha ne zaman görürüz ama bir kez daha izlemek istediğim konusunda hem fikirim. 7.5 /10

********************************************************************************

2009 yapımı Daniel Monzon‘un yönettiği Celda 211, Goya Ödülleri‘nde En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dahil toplam 8 dalda ödül almıştı. Festival programında olduğunu görünce kesinlikle izleyeceğim filmler arasına almıştım. Ne kadar isabetli bir karar verdiğimi de izledikten sonra anlamış oldum. Hem çok etkilendim hem de roman uyarlamaları çokca iyi filmlerdir tezim çürümemiş oldu. Filmi izlerken ve bittiğinde aklımda tek kalan şeyin o sahnelerin müthiş gerçekçiliğiydi. Filmin adalet kavramına, hümanistliğe dem vuruş şekli ve oyuncuların çok çok iyi performansları Celda 211‘i hayli iyi yere getiriyor. Ülkenin siyasi yapısı ve koşullarına hapishaneden bakmak ve bazı şeyleri kaos yardımıyla açığa vurmak çok akıllıca bir iş. Sözün özü Celda 211, türünün en iyilerinden. Kesinlikle görülmesi gerek. Sert film,içinize oturacak cinsten. Sinirlendirici, anarşik bir yapısı var. Tekrar izledikten sonra ayrıntılarıyla değinmek üzere. 8/10

********************************************************************************

Evet, merakla beklediğim Reha Erdem ürünü Kosmos‘da sıra. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali‘nde yapıp Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde En İyi Film Ödülü‘nü alan Kosmos, vizyondan birgün önce Reha Erdem ve oyuncuların katılımıyla gösterildi. Filmi beğenenler de oldu, acımasızca eleştirenler de. Ama benim izlediğim ve gördüğüm kadarıyla Reha Erdem’in izleyiciyi anlama çabası maalesef izleyici de yoktu. Tabii ki bir filmi beğenmek zorunda değiliz , ama madem anlamadık dinleyelim adamı da ne diyor anlayalım değil mi ? Herneyse.. Kosmos, hazmetmesi çok zor bir film. Hayat Var ile ortalığı alt üst eden Reha Erdem‘den yine bambaşka bir iş. Ve bence yine altından alnının akıyla kalktı. Mucizeler yaratan bir hırsızın (Kosmos), zaman dışı, sınır bir şehre her şeyden kaçıp yerleşmesinden sonra başından geçenleri anlatıyor film. Şamanesk özelliklere sahip Kosmos‘un din paralelinde varoluşçuluğa değinmesi hayli cesur bir iş. Tabii Reha Erdem sinemasında Kaç Para Kaç’dan beri bir varoluşçuluk sorgulaması var, bu kabul edilebilir birşey. Ama tüm bu cesurluk, muhteşem bir görüntü yönetimi ve ses miksajıyla ele alınınca daha bir başka oluyor. Şakayla karışık ben hala Lars Von Trier ve Theo Angeloupoulos ile beraber mi çekmiş acaba Reha Erdem desem de kendi anlatımıyla çok farklı bir yer almış film. Herkesin beğenmeyeceği, herkesin izlemeyeceği bir film Kosmos. Sermet Yeşil, muhteşem ötesi oynamış. Türkü Turan göz kamaştırıcı. Kar görmek harika. Hala film ile ilgili düşünüyorum. Teşekkürler Reha Erdem.. Yoksa salondaki kadının dediği gibi Reha Fellini mi demeliydim :) 7.5/10

********************************************************************************

Vavien‘i tekrar izleme şerefine nail oldum bir de. Yaratıcı kadroyu görmek içindi açıkcası, itiraf edeyim. Hemen Kosmos’un ardından iyi gideceğini düşündüm bir de. Öyle de oldu zaten. Engin Günaydın‘ın senaryosunu yazdığı Taylan Biraderler‘in yönettiği Vavien 2009’un son günlerinde vizyona girdi hatırlayanlar için. Belki de 2010’da girseydi vizyona bu senenin en iyi filmlerinden olacaktı. Sessiz sedasız yazıldı,çekildi, vizyona girdi.. Ama etkisi yüksek oldu. Film, çok ama çok güzel. Senaryosuyla,kurgusuyla,oyunculuklarıyla tamamen ortalamanın çok üstünde. Coen kardeşlere taş çıkarırcasına bir filmdi hakikaten. Belki sonu biraz muallaktaydı fakat beğenmeyenin olmadığını gördüm. Binnur Kaya, harikaydı. Engin Günaydın da keza öyle. Rol için seçilen oyuncular titizlikle seçilmiş, ve cuk diye de oturmuş. Türk Sineması‘nda çok farklı bir yerde artık Vavien. Taş gibi bir kara komedi. İzlenmeli, izlettirilmeli.. 8/10

********************************************************************************

Beş Şehir , pek sevdiğim ama geç tanıştığım Onur Ünlü‘nün son filmi. Polis ve Güneşin Oğlu filmleriyle senaryo babında ne kadar saygı duyulası biri olduğunu kanıtlamıştı zaten. Beş Şehir ile “Ölüm Var” diyen Onur Ünlü, bence şu ana dek en iyi filmini yapmış bulunmakta. Tiyatro çıkışlı oyuncuların katılımıyla hayli de anlamlı hale geldiğini de söylemeliyim. Ancak Beste Bereket‘i bu filme yakıştıramadığımı söylemliyim. Film, beş farklı kişinin başlarda bağımsız gözüken ama birbiriyle ilişkili ölüm ile bezenmiş öykülerini anlatıyor. Bir polis , bir şair, bir resim öğrencisi, bir ilkokul öğrencisi, bir öğretmen ve bir kedi.. Kısa film tadında karakterleri ve çevresel faktörleri izliyoruz, sonra film bağlanıyor. Şiir gibi.. Senenin en iyilerinden. Trenleri seven, çayevlerine önem verilmesi gerektiğini söyleyen Onur Ünlü‘nün bunları filme taşıyarak aynı zamanda kendi filmine giydirerek zihinlerde güzel bir yer edinen arabesk bir filmi Beş Şehir. “Beni vur,onlara verme” ile hatırlanacak.. Bazı yerlerine takılsam da beni hayli mutlu etti. Senaryosuna hayran kalınacak derecede.Ayrıntılarıyla değinmek üzere.. 7.5/10

********************************************************************************

Festivali Kynodontas (Dogtooth) ile kapattım. Bu aynı zamanda Kadıköy’de izlediğim ve orada izlediğime pişman olduğum tek filmdi. Filmi karşı tarafta daha iyi bir atmosferde ve konforda izlemeyi isterdim. Kynodontas, Giorgos Lanthimos‘un yönetmenliğinden Yunanistan‘dan Theo Angeloupoulos‘dan sonra harika filmler çıkabileceğinin göstergesi adeta. Filmde çocuklarını eve kapatarak onlara bütün konvansiyonların dışında bir eğitim veren anne – baba, ve hastalıklı bir aile hikayesi anlatılıyor. Sınırları zorlayacak ve çok rahatsız edecek derecede bir film Kynodontas. Daha önce izlediğim hiçbir filme benzemiyordu mesela. Tek kişi oturduğum koltukta film bittiğinde bir kişi daha oturabilirdi yani. Haneke rahatsızlığı mı dersiniz yoksa , Lars Von Trier psikopatlığı mı bilmem ama bu filmi kesinlikle izlemeniz gerektiğini kendinize inandırın lütfen. Pişman olmayacaksınız. 8/10

********************************************************************************

Nihayetinde, festivalde kötü film izlemedim. Harika zamanalr geçirdim diyebilirim. Şeylerin Boktanlığı , Life During Wartime, Vincere filmlerini ve Romeyika’nın Türküsü belgeselini izleyemediğim için üzüldüm. Neyse artık :) Saygılarımla..

Kosmos 16 Nisan’da Vizyonda!

Berlin Film Festivali Panorama bölümünde dünya prömiyerini gerçekleştiren, Türkiye sinemasının önemli yönetmenlerinden pek sevdiğimiz Reha Erdem’in Antalya Altın Portakal Film festivalinde En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Görüntü ve Ses Tasarımı dalında Özel Jüri ödülleri alan filmi Kosmos, 16 Nisan’da Tiglon Film dağıtımıyla Atlantik Film tarafından vizyona çıkarılıyor.

Fotoğraflar | IMDb | Poster

Reha Erdem‘in Hayat Var‘dan sonra merakla beklediğimiz Kosmos‘unda başrol oyuncuları Sermet Yeşil ile Türkü Turan’a Hakan Altuntaş, Sabahat Doğanyılmaz ve Korel Kubilay eşlik ediyor. Çok ama çok sevindirici oldu benim açımdan. Akarı yok kokarı yok temiz iş :p Neyse.. Fragmanı ile veda edelim.


Hayat Var

Yönetmen : Reha Erdem
Oyuncular : Elit İşcan , Erdal Beşikçioğlu , Levent Yılmaz

Kaç Para Kaç ve Beş Vakit‘ten sonra adeta beni izlemeye devam edin diyen Reha Erdem‘in 5.filmi Hayat Var. Aslında her filminde hayat var. Ama 5.filminde daha çok hayat var. Gittikçe kimliğini değiştiren bir Türk sinemasının içinde  gittikçe çıtasını yükselten bir yönetmen düşünün.. Bu yönetmeni tüm meziyetlerini kolaj bir şekilde ortaya sürerken düşünün bir de. Ne kadar da güzel düşünmesi. Daha da güzel olan bu düşündüklerimizi şiir gibi izleyebilmiş olmamız :)

Konu kimyası bakımından son dönemde aşina olduğumuz şeyler var,evet. Kıyıda köşede kalmış hayatlar ve bunların yansımaları. İhtişamlı İstanbul boğazının kıyısında derme çatma bir evde yatalak dedesi ve küçük teknesiyle balıkçılık ve bir takım gayri yasal işlere aracılık yapan babasıyla yaşayan 14 yaşındaki Hayat’ın hikayesi.. Hayat rolünde daha ufacık yaşta yine Reha Erdem‘in Beş Vakit’te rol verdiği Elit İşcan yer alıyor. Baba rolünde ise Köprü dizisinden, Vali filminden ve bir kuple de olsa Barda‘dan bildiğimiz,ekranların uyumlu yüzü Erdal Beşikçioğlu var.

Reha Erdem, bir röportajında soft olarak bir kızın çocukluk ile genç kızlık evresine geçişini yansıttıklarını söylüyor. Ama bu söylenirken bile filmin gizemi cümlelerde yatıyor aslında. Şayet bir evrenin acitasyondan uzak  bir şekilde  ama acı içinde anlatılması öyle soft olarak anlatılabilecek birşey değil bence. Reha Erdem bu sözüyle filmden önce rüyaya soktuğu seyirciyi filmde ayıltıyor. Sonunda da bayıltmaktan beter ediyor. 14 yaşındaki bir kızın gözünden arada kalmış bir hayatın portesini hafif ama can alıcı bir şekilde izlemeye başlıyoruz. Daha ilk kareden bu filmin tehlikeli şeylere alet olduğu da apaçık ortaya çıkıyor.

45. Antalya Film Festivali SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) Özel Ödülü

59. Berlin Uluslararası Film FestivaliTagesspiegel Gazetesi Okurları Jürisi Özel Ödülü

42.SİYAD ÖdülleriEn İyi Film

Reha Erdem, tüm ustalıklarını Hayat karakterinin üzerinde denemiş ve alnının akıyla çıkmış dersek hiç de yanlış olmaz. Bir kızın tarif edilemeyecek derecede yalnızlığı, kenarda kalmışlığı, arada ezilmişliği, göremediği sevgi harika anlatılmış. Üstelik üzerinde durulan zıt figürler de kesinlikle filme hayat veriyor. Göremediği sevgiyi değişik mecralarda, değişik olaylar vasıtasıyla görmeye çalışan Hayat’,yönetmenin de söylediği “tekinsiz” ortamda bu zıt figürlerin arasında çeki düzen verdiği ev ortamına ve ailesine kendi hayatını da eklemek istiyor film boyunca.

Annesinin başka bir adamla evliliğinden olan çocuğu kıskanışı ve emziği ağzına koyması bir başka düşündürüyor, annesinin “artık kadın oldun” deyişiyle uğradığı şok ve nefes almaktaki zorluğu bir başka düşündürüyor.. Çocukluğunu yaşayamamış ama yaşamak için müthiş bir ironinin içine giren Hayat’ın uğradığı taciz sonucu verebileceği tepkinin avuç avuç gofret almaktan ibaret olduğunu izliyoruz. Aldığı gofretleri sınıf arkadaşlarına dağıtarak yapmacık sevgilere bile muhtaç olduğunu izliyoruz. Yönetmen, yine bir ironiyle ismini Hayat verdiği bir karakterin üzerinden, farkettirmeden ama sonuna kadar hissettirerek “Hayat,zordur!” diyor. Öyle ki hayatın tüm keşmekeşini tüm ayrıntılarıyla 14 yaşındaki bir kızın gözünden izliyoruz. Açlığın muhallebiye ya da lüks hayata değil de sevgisizliğe olduğunu izliyoruz.

Bu kadar söylememe rağmen, Hayat karakteri üzerine çok daha fazla şeyler yazılabilir. Sayfalarca hemde.. Tıpkı hayat üzerine herkesin tonlarca söylemek istediği şeyler gibi.. Karakter anlatımını burada kesiyor, filmin şukela boyutunu 10 kat artıran diğer nüanslara geçiyorum.. Dikkat edilmesi gereken diğer bir olay ise filmin başından sonuna kadar harman edilmiş ses miksajı. Hayat’ın iç sesi, polis sirenleri, vapur sesleri, oyuncak bebekten çıkan sinir edici şarkı.. Ve Orhan Gencebay! Theo Angelopoulos filmi izlermişcesine hayran kaldım. Seslerin müthiş harmanlanışının yanında, Nuri Bilge Ceylan‘ı bir alt basamağa iten görüntü yönetimi ve çekimler var.

Reha Erdem şu filmiyle benim gözümde son dönem Türk yönetmenlerin içinde hatırı sayılırlığı alt üst etmiştir. Nereye koyacağımı bilemedim. Aynen filmi bir konuya sığdıramadığım gibi. İnsan üstü bir performans sergileyen Elit İşcan, ve onun üzerinden tamamen bir hayatı bize gösteren Reha Erdem var. Zekasını kurgucu ve senarist özelliklerine yayan bir Reha Erdem hem de. Bizden bir film var.. Kosmos‘u deli gibi bekleyen bir bünye var burada bir de. Elit İşcan‘ı es geçip Büşra Pekin‘e kadın oyuncu dalında ödül veren SİYAD‘ı anlamayan bir bünye hem de.

Son olarak izleyerek sinema namına kapatılacak çok boşluk olduğunu anlatan bir film var karşımızda. Buram buram iç burkan bir yapım. Üstüne üstük sigarayı “geber” kelimesine ilikleyen, bira şişelerini gemilere attıran, bazı yerlerde dedenin alamadığı nefesi bize de aldırtmayan bir film. İzlememek olmaz.. Meşhur Orhan Gencebay parçasını şuradan dinleyebilirsiniz. Merak ediyorum acep filmin sonunda koltuktan şarkıyı dinlemeyi bitirmeden kalkan var mıdır ?

%d blogcu bunu beğendi: