Blog Arşivleri

34. İstanbul Film Festivali’ne Sayılı Günler Kaldı Festivalin Yıldızları Akbank Galaları’nda Buluşuyor

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından on birinci kez AKBANK sponsorluğunda düzenlenen 34. İstanbul Film Festivali 4-19 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Festivalin yıldızları, bu yıl da Akbank Galaları’nda buluşuyor.

İstanbul Film Festivali’nin en sevilen bölümlerinden Akbank Galaları’nda, yıldızları usta yönetmenlerle buluşturan ve sezonun merakla beklenen 14 filminin Türkiye’deki ilk gösterimleri gerçekleştirilecek. Akbank Galaları’nda bu yıl usta yönetmenler Paul Thomas Anderson ve François Ozon’un son filmlerinden Jafar Panahi’nin Berlin’de Altın Ayı kazanan filmi Taxi’ye, modanın dev ismi Yves Saint Laurent’in hayatından dokuz ünlü yönetmenin kısa filmlerinden oluşan Words with Gods’a kadar birbirinden ilginç, ödüllü ve dikkat çekici yapımlar yer alıyor.

Paul Thomas Anderson – Inherent Vice

Amerika Sineması’nın en heyecan verici yönetmenlerinden Paul Thomas Anderson’ın merakla beklenen yeni filmi Inherent Vice, eski kız arkadaşının da karıştığı bir komployu araştırmaya başlayan özel dedektif Larry “Doc” Sportello’nun hikâyesini anlatıyor. En İyi Uyarlama Senaryo ve En İyi Kostüm dallarında Oscar’a aday olan filmin oyuncu kadrosu yıldızlarla dolu: Yönetmen Anderson’ın fetiş oyuncusu Joaquin Phoenix, Josh Brolin, Owen Wilson, Katherine Waterston, Reese Witherspoon ve Benicio del Toro. Inherent Vice, Amerikan Edebiyatı’nın en esrarengiz ve zor yazarlarından biri olan Thomas Pynchon’ın aynı adlı romanından uyarlandı.

Guillermo Arriaga, Emir Kusturica, Amos Gitai, Mira Nair, Warwick Thornton, Hector Babenco, Bahman Ghobadi, Hideo Nakata, Álex de la Iglesia – Words with Gods

Farklı coğrafya ve inanç sistemlerinden 9 ünlü yönetmenin bir araya gelerek yaptıkları Words with Gods, inanç ve inançsızlık üzerine bir film. Farklı coğrafyalardan gelen tanınmış yönetmen kadrosuyla ateizmden Hinduizm’e, İslam’dan Budizm’e kadar uzanan bir yelpazede her yönetmen kendi kültürüne yakın duran inanç sistemi üzerinden bir hikâye anlatıyor. Kendi bölümünde Yılmaz Erdoğan’la birlikte çalışan Bahman Ghobadi de festivalde aramızda olacak.

Noah Baumbach – While We’re Young

Yine bir ilişkiler komedisi, yine hayranlık uyandırıcı bir oyuncu kadrosu: Beastie Boys’dan Ad-Rock (Adam Horowitz), Girls dizisinden tanıdığımız (ve festival programından Hungry Hearts’taki performansıyla Venedik Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazanan) Adam Driver, Amanda Seyrfried ve Naomi Watts ile Ben Stiller. İlk kez Toronto Film Festivali’nde Özel Gösterimler bölümünde izleyici karşısına çıkan While We Were Young, Baumbach’ın 2012’de çektiği ve gönülleri kazanan “tatlı kaybeden” Frances Ha’dan sonraki ilk filmi. Mart ayında Amerika’da gösterime giren While We Were Young, kırklı yaşlarını süren New York’lu bir evli çifti izliyor.

Bertrand Bonello – Saint Laurent

Cannes’da Altın Palmiye için yarışan ve 11 dalda César adaylığından En İyi Kostüm ödülünü kazanan Saint Laurent’nin yönetmenliğini Bertrand Bonello üstlenirken, Bonello’ya senaryoda, iki filmi ile César ödülü kazanmış Thomas Bidegain eşlik ediyor. Konusuna uygun şekilde göz alıcı bir görselliğe sahip olan film, Adını aldığı moda dehası Yves Sain Laurent’a sadece bir tasarımcı değil, bir sanatçı olarak yaklaşıyor. Gaspard Ulliel ünlü modacıyı canlandırırken Jérémie Renier, Louis Garrel ve Léa Seydoux da filmde rol alıyor. Oyuncu kadrosundaki ünlü isimlerin cazibesi bir yana, Saint Laurent’ın yaşlılığını canlandıran Helmut Berger özellikle dikkat çekiyor.

J.C. Chandor – A Most Violent Year

A Margin Call ve All is Lost ile tanıdığımız J.C. Chandor’un son filmi A Most Violent Year, New York tarihinde suç oranın zirveyi çıktığı 1981 yılının kış aylarında geçen bir gerilim filmi. Filmde başrolü Inside Llewyn Davis’in bahtsız ve basiretsiz müzisyeni Oscar Isaac üstleniyor. ABD Ulusal Eleştiri Kurulu’nun En İyi Film, Oscar Isaac’e En İyi Erkek Oyuncu ve Jessica Chastain’e En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülü verdiği A Most Violent Year, Sydney Lumet’nin politik gerilimleriyle sık sık karşılaştırılıyor. Variety dergisinin “Zamansız bir klasik” sözleriyle övdüğü, temposunu sonradan

kazanan bu suç gerilimi, Amerikan Rüyası’nın kendi ahlaki ilkelerinden taviz vermeden gerçekleştirmeye çalışan bir göçmenin haksızlık ve rekabetle baş etmesini izliyor.

Stephen Daldry – Trash

Üç kez Oscar’a aday gösterilen yönetmen Stephen Daldry Roma Film Festivali’nde Büyük Ödül kazanan yeni filmi Trash’le festivalde. Billy Elliot, The Hours / Saatler ve The Reader / Okuyucu gibi filmleriyle hem eleştirmenlerin hem de seyircinin gözdesi Daldry, Trash’te Brezilya’nın arka sokaklarında çocukların bir çöp kutusunda buldukları bir servetin ardından yaşananları anlatıyor.

Andrew Haigh – 45 Years

Bir önceki filmi Weekend ile birçok ödül kazanan Andrew Haigh’ın yeni filmi 45 Years, David Constantine’in kısa hikâyesinden uyarlanmış. İngiliz sinemasının iki usta ismi Charlotte Rampling ve Tom Courtenay, filmdeki performanslarıyla En İyi Erkek ve En İyi Kadın Oyuncu Gümüş Ayı ödülü kazandı. Evliliklerinin 45. yılını kutlamaya hazırlanan çiftin aldığı bir mektup, evliliklerinde yeni bir dönem başlamasına neden olacaktır.

Oliver Hirschbiegel – 13 Minutes

Nazi Almanya’sında yaşanmış gerçek bir olaydan yola çıkan 13 Minutes, Hitler’e suikast girişiminde bulunan direnişçi Georg Elser’in portresini beyaz perdeye taşıyor. 13 dakikası daha olsa suikast girişimi başarıya ulaşıp dünyanın kaderini değiştirebilecek George Elser’in hikâyesine odaklanan film, Elser’in doğduğu kasabaya Nasyonal Sosyalizm’in geldiği yıllardan savaşta son günlerini geçirdiği ve öldürüldüğü Dachau Toplama Kampı’ndaki yıllarına uzanan bir yaşamı anlatıyor. Haneke’nin White Ribbon / Beyaz Bant filminden tanıdığımız Christian Friedel’in Georg Elster’i canlandırdığı filmin yönetmen koltuğunda yine Nazi imparatorluğunun son günlerini mercek altına alan ve büyük ses getiren Downfall / Çöküş filminin de yönetmeni olan Oliver Hirschbiegel oturuyor.

Tommy Lee Jones – The Homesman

Hollywood’un en gözde oyuncularından oluşan kadrosuyla Cannes’da prömiyerini gerçekleştiren The Homesman, Oscar’lı aktör Tommy Lee Jones’un The Three Burials of Melquiades Estrada / Üç Defin filminden sonraki ikinci yönetmenliği. Glendon Swarthout’un aynı isimli romanından uyarlanan film 1850’lerde Amerika’nın orta batısındaki öncü yerleşimcilerin zorlu yaşam koşullarını anlatıyor. Filmin başrollerinde Hilary Swank, Grace Gummer, Miranda Otto ve Tommy Lee Jones var. Mary Bee’yi oynayan Hilary Swank, film için “feminist bir western” dediğinin de altını çizmek gerek.

Terrence Malick – Knight of Cups

Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapan, büyük yönetmen Terrence Malick’in son filmi Knight of Cups, Christian Bale’in canlandırdığı bir Hollywood senaristinin başarı, şöhret ve boşluk arasında gidip gelen dünyasında varoluşunu sorgulayarak anlam aramasını anlatıyor. Natalie Portman, Cate Blanchett, Antonio Banderas, Freida Pinto, Imogen Poots ve Armin Mueller-Stahl’in de rol aldıkları film Akbank Galaları’nda. Terrence Malick’in Altın Palmiye kazanan Tree of Life ve 2012’de çektiği To the Wonder filmleri büyük ilgi toplamıştı. Knight of Cups da bu iki film benzeri deneysel, izlenimci kolajlar aracılığıyla nefes kesici bir atmosfer yaratırken parçalı bir anlatı izliyor. Filmin adı, Tarot destesindeki “Kupa Şövalyesi”nden geliyor.

François Ozon – The New Girlfriend

Her daim yenilikçi François Ozon, son filmi The New Girlfriend ile şaşırtmaya devam ediyor. İngiliz usulü dedektif romanlarının ustası Ruth Rendell’ın aynı adlı öyküsünden uyarlanan film, San Sebastian ve St. Petersburg festivallerinden ödülle döndü. Toplumsal cinsiyet rolleri ve burjuva ahlakını sorgulayan The New Girlfriend, Ozon tarzı mizahtan da geri kalmıyor.

Jafar Panahi – Taxi

65. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı alan Taxi, Akbank Galaları bölümünde izleyiciyle buluşacak. Rejim karşıtı yönetmen Jafar Panahi’nin tüm yasaklara rağmen çektiği Taxi’de, Tahran’da bir taksiye yerleştirilen kamera, taksici ile müşteriler arasında geçen diyalogları kaydediyor. Tahran sokaklarında dolaşan taksinin şoför koltuğunda da yönetmenin kendisi, Jafar Panahi yer alıyor. Taksiye binen birbirinden farklı yolcularla yapılan röportajlarda haklın ülke gündemiyle ilgili sorulara samimiyetle verdiği cevaplar, komedi ve dram öğelerini içeriyor ve İran toplumunun samimi bir portresini çiziyor.

Thomas Vinterberg – Far From The Madding Crowd

The Hunt / Onur Savaşı ile ödülleri toplayan Danimarka sinemasının yıldız yönetmenlerinden Thomas Vinterberg’in yeni filmi Far From The Madding Crowd / Çılgın Kalabalıktan Uzak bir dönem

incelemesi. Thomas Hardy’nin aynı adlı romanından uyarlanan ve Victoria İngiltere’sinde geçen filmde bağımsız ve güçlü bir kadın olan ve birbirinden çok farklı üç adamı etkisi altına alan Bathsheba Everdene’in hikâyesini izliyoruz. Bathsheba karakterini Aşk Dersi, Muhteşem Gatsby, Sen Şarkılarını Söyle filmleriyle yıldızı parlayan genç oyuncu Carrey Mulligan canlandırıyor. Oyuncu kadrosunda Juno Temple, Michael Sheen, Matthias Schoenaerts ve Tom Sturridge de yer alıyor.

Matthew Warchus – Pride

Altın Küre’de yarışan Pride / Onur, baskılara karşı dayanışma içerisinde göğüs geren madencilerin ve onlara destek veren bir grup gey ve lezbiyenin hikâyesini anlatıyor. İngiliz yönetmen Matthew Warchus’un bu ikinci filmi Cannes Film Festivali’nde Kuir Palmiye ödülünü kazandı. Senaristi Stephen Beresford ve yapımcısı David Livingstone’a Britanya Yapımı En İyi İlk Film BAFTA ödülü kazandıran bu dayanışma öyküsü, yılın en renkli yapımlarından. Filme ilham veren LGBT aktivistleri Gethin Roberts, Nicola Field ve Mike Jackson festivalde aramızda olacak.

Film Festivali’nden öğrencilere avantajlı PasoFilm! Kart

34. İstanbul Film Festivali özelinde öğrencilere özel PasoFilm! Kart çıkıyor. Üniversite (lisans ve ön lisans) ve lise öğrencileri 20 TL karşılığında alacakları PasoFilm! Kart ile öncelikli bilet alımı, çeşitli mekânlarda festival boyunca indirim ve ücretsiz kitapçık alma hakkına sahip olacaklar.

PasoFilm! Kart’ı üniversite (lisans ve ön lisans) ve lise öğrencileri 1 Mart Pazar günü saat 10.00’dan itibaren öğrenci kimliklerini göstererek İKSV binasından alınabilir. PasoFilm! Sahipleri kendi öğrenci kimlikleriyle birlikte 27 Mart saat 13.00 itibariyle Atlas ve Rexx sinemalarındaki öncelikli bilet alma imkânından yararlanabilecekler.

Festivalle ilgili tüm bilgiler, anlık gelişmeler, sürpriz hediyeler için festivali sosyal medya hesaplarından takip edebilir, #istfilmfest15 etiketiyle sinemaseverler kendi hesaplarından festival sohbetlerine katılabilirsiniz.

istfilmfest.tumblr.com

facebook.com/istanbulfilmfestivali

twitter.com/ist_filmfest

instagram.com/istfilmfest youtube.com/user/iksvistanbul

34. İstanbul Film Festivali programının tamamı 10 Mart’ta duyurulacaktır.

İstanbul Film Festivali hakkında ayrıntılı bilgi için:

film.iksv.org

Michael

Haneke‘nin görebildiğimiz son filmi Das Weisse Band, 2007’de Yabancı Dilde En İyi Film Oscarını kazanan Die Falscher ve The Pianist dahil bir çok filmde kast direktörlüğü yapan Markus Schleinzer‘in ilk yönetmenlik deneyimi olan Michael; geçtiğimiz yıl Cannes‘da Palme D’or‘a aday olmuş, Viennale‘den ise En İyi Film Ödülünü almıştı. Film Türkiye’de ise şu sıralarda 31. Uluslararası İstanbul Film Festivali‘nde görücüye çıktı.

Sakin, disiplinli ve titiz bir sigorta brokerı intibası bırakan Michael; aslen, -bildiğimiz tanımıyla- “yetişkin bir kimsenin ergenlik öncesi çocukları veya ergenliğe yeni girmişleri cinsel açıdan çekici bulması ve cinsel eğiliminin çocuklara yönelik olmasına neden olan psikoseksüel rahatsızlık“tan nasibini almış bir pedofilidir. Ses geçirmeyen kepenklerle çevrili bodrum katında sakladığı 10 yaşındaki Wolfgang ile olan sapkın ilişkisi Michael için sıradanlaşmış ve normalize edilmiş bir tür yakınlık olarak filme sirayet ediyor.

Fritzl ve Kampusch örneklerinden esinlendiği görülen filmde; yönetmenin, atmosferi ve gerilimi dozajında tutup Michael‘a ve sonrasında Wolfgang‘a yönelttiği kamerası; filmin her anında seyirciyi hikayenin merkezinden kopartmadan, kontrollü ve mütevazi adımlarla çarpıcı sona kadar götürüyor. Michael‘in, Wolfgang ile kurduğu cinsel müeyyideyi gayet normal bir şekilde devam ettirmesi ile yer yer baba-oğul ilişkisini andıran olayların gelişimi arasında kurgulanan paralel sahnelerin alegoriden uzak bir biçimde sergilenmesi bir noktadan sonra öyle güzel kotarılıyor ki; seyirci, artık izleyen durumundan istismara uğrayan Wolfgang‘ı bu durumdan kurtarmak isteyen karakter olma durumuna geliyor.

Yer yer Atlıkarınca‘yı hatırlatan film; tıpkı oradaki gibi metaforlarını yerli yerinde ve kör göze parmak şeklinde betimlemeden senaryoya yediriyor. Gerek kamera kullanımı ve sahne geçişleri açısından gerekse süre açısından yormayan film; çarpıcılığını daha sert bir biçimde vermesi beklenirken anlatımını; ironik bir biçimde Michael‘ın psikolojisinden hâllice bir yolda geliştiriyor. Bu bakımdan seyirci; “pedofiliyi analiz etmek mi?” yoksa “toplumun pedofiliye olan donuk bakış açısına gönderme mi?” soruları arasında bırakılıyor. Ya da gerçekten film; sadece pedofili olan Michael hakkında!

Rahatsız edici sahnelerin gösterilmeksizin seyircinin hayal gücüne bırakılması, yönetmenin Haneke’ye değen yanı ise de özellikle puzzle sahnesi ve Wolfgang‘ın “bıçak mı penis mi?” sorusuna verdiği cevap filmin önemli anları olarak göze çarpıyor. Markus Schleinzer’in cesur bir anlatımı benimsediği bu ilk filmi görülmeye değer! Avusturya ise filmden sonra gitmek için pek de iç açıcı bir yer değil..

30. İstanbul Film Festivali Önerileri

Akbank sponsorluğunda bu yıl 30. kez düzenlenecek olan İstanbul Film Festivali‘ne sayılı günler kaldı. Atlas, Beyoğlu AFM Fitaş 1 ve 4, Beyoğlu Sineması, Nişantaşı CityLife (City’s), Pera Müzesi sinemaları ile Kadıköy’de Rexx sineması olmak üzere 7 salonda yapılacak gösterimlerde 21 bölümde 230 film izleyiciyle buluşacak.

30. yıl şerefine hazırlanan özel bölümler dahil, Bergman‘dan Wim Wenders‘a, Robert Redford’dan, Winterbottom‘a uzanan geniş bir yelpazede müthiş filmler bizi bekliyor. Ayrıca biletler 15-19 Mart tarihleri arasında Lale Kart sahiplerine, 19 Mart’ta ise genel satışa sunulacak. Nacizane önerilere geçecek olursam;

Bu yıl Berlin Film Festivali‘nde Altın Ayı için yarışan Bizim Büyük Çaresizliğimiz (Our Grand Despair), İstanbul Film Festivali‘nin de “Uluslararası Yarışma” bölümünde gösterilecek. Barış Bıçakçı‘nın aynı adlı romanından Seyfi Teoman tarafından beyazperdeye uyarlanan film Altın Lale için yarışacak ve aynı zamanda Türkiye galasını yapacak.

Ek olarak Uluslararası Yarışma bölümünde, Polytechnique’in yönetmeni Denis Villeneuve tarafından Wajdi Mouawad’ın ünlü oyunundan sinemaya uyarlanan Kanada’nın bu yılki Oscar adayı Incendies (İçimdeki Yangın)Haruki Murakami’nin büyük eserlerinden birinin ilk sinema uyarlaması olan Norwegian Wood (İmkansızın Şarkısı) ve İsveç-Fransa yapımı kara komedi görünümlü Sound Of Noise (Yaşamın Ritmi) gidilebilecek kalbur üstü filmler.

Yarışma Dışı bölümde ise Win Wenders‘in Pina Bausch anısına çektiği muhteşem görsellikle bezediği son filmi Pina dikkat çekiyor.

“İnsan Hakları Yarışması” bölümünde ülkemizi temsil eden Press, İciar Bollain‘in bu sene İspanya’nın Oscar adayı olan son filmi Tambien La Lluvia (Yağmuru Bile) ve Abdellatif Kechiche‘in sessiz ama derinden gelen etkileyici yapımı Black Venus (Siyah Venüs) izlemeye değer filmler.

Jüri başkanlığını pek sevdiğimiz Reha Erdem‘in yapacağı “Ulusal Yarışma” bölümünde ise izleyiciyi memnun edecek bir program sunuluyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz (Our Grand Despair)’in yanı sıra, Atlıkarınca (Merry-Go-Round), Gişe Memuru (Tool Booth), Zefir (Zephyr) ve Saç (Hair) öne çıkan filmler.

Akbank Galaları” bölümünde de yine zengin bir program var. Susanne Bier‘in Golden Globe ve Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ının sahibi olan son filmi Hævnen (Daha İyi Bir Dünyada) festivalin kapanışını yapacak. Rabbit Hole (Mutluluğun Peşinde), Another Year (Ömrümüzden Bir Sene), Never Let Me Go (Beni Asla Bırakma) ve Potiche (Kadın İsterse) bu bölümün dikkat çeken diğer filmleri.
Festivalin bir diğer dikkat çeken bölümü ise “Dünya Festivallerinden“. 25 filmin gösterileceği bu bölümde ise film seçmek bir hayli zor gözüküyor. Başta Berlin Film Festivali‘nde Altın Ayı dahil ödülleri silip süpüren Asghar Farhadi imzalı Jodaeiye Nader Az Simin (Bir Ayrılık) olmak üzere, ünlü Macar auter Bela Tarr‘ın son filmim dediği A Torinoi Lo (Torino Atı), Mamma Gogo, Made In Dagenham (Kadının Fendi), La Nostra Vida (Hayatımız) ve Micho Manchevski imzalı Mothers (Anneler) öne çıkan yapımlar.
Bu bölümlerin dışında gösterilecek olan diğer filmlere de şuradan göz atabilirsiniz. İyi seyirler dileyerek ilk 10’umu da yazayım :)
30. Film Festivali Önerileri
  1. Hævnen (Daha İyi Bir Dünyada)
  2. Jodaeiye Nader Az Simin (Bir Ayrılık)
  3. A Torinoi Lo (Torino Atı)
  4. Another Year (Ömrümüzden Bir Sene)
  5. Atlıkarınca (Merry-Go-Round)
  6. Bizim Büyük Çaresizliğimiz (Our Grand Despair)
  7. Incendies(İçimdeki Yangın)
  8. Sound Of Noise (Yaşamın Ritmi)
  9. Mothers (Anneler)
  10. Morgen (Yarın)

30. İstanbul Film Festivali Görünümü


İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen ve festival sponsorluğunu 7 yıldır AKBANK’ın üstlendiği İstanbul Film Festivali’nin otuzuncusu, 2-17 Nisan tarihlerinde yapılacak. Geçen yıl 150 bin izleyiciyle yine Türkiye’nin en büyük sinema etkinliği olan İstanbul Film Festivali’nin programı her zaman olduğu gibi oldukça zengin.

30 yıldır İstanbullu sinemaseverleri dünya sinemasının en seçkin filmleri, yıldız oyuncuları ve usta yönetmenleri ile buluşturan İstanbul Film Festivali her zaman olduğu gibi sinemayla dolu iki hafta vaat ediyor.

21 bölümde 230 filmin gösterileceği Festival, otuzuncu yılına özel retrospektif bölümlerin yanı sıra, ocak ayında Sundance ve şubatta Berlin film festivallerinde dünya prömiyerlerini yapan yepyeni filmlerden, Uluslararası Altın Lale, Ulusal Altın Lale ve FACE İnsan Hakları yarışmalarına, belgesellerden çocuk filmlerine kadar geniş bir yelpazeye uzanan programıyla izleyicilerle buluşacak.

Festival Biletleri Ne Kadar? Nereden Alınacak?

İstanbul Film Festivali biletleri 19 Mart Cumartesi günü satışa çıkıyor. Sinemaseverler biletlerini Beyoğlu’nda Atlas ve Beyoğlu, Kadıköy’de Rexx sinemalarında açılacak gişelerden ve Biletix kanallarından satın alabilecek. Festivalde bilet fiyatları, tam 12 TL, öğrenci ile 65 yaş ve üstü sinemaseverler için 8 TL olacak. Hafta içi gündüz seansları ise yalnızca 4 TL. Akbank Galaları’nın bilet fiyatları 15 TL. Festivalin Türk Sineması bölümünde yer alan filmler için de bilet fiyatı tüm seanslarda yine 4 TL. 30. yıl şerefine, 19 Mart-1 Nisan arasında 30 ve üzerinde bilet satın alacak sinemaseverler için %10 özel indirim uygulanacak.

Festival Sinemaları

Festivalin gösterimleri Beyoğlu’nda Atlas, Beyoğlu AFM Fitaş 1 ve 4, Beyoğlu, Nişantaşı CityLife (City’s), Pera Müzesi sinemaları ile Kadıköy’de Rexx sineması olmak üzere toplam 7 salonda yapılacak.

İşte programın detayları;

Uluslararası Yarışma

30. İstanbul Film Festivali’nin “Uluslararası Yarışma” bölümünde Altın Lale için yarışacak filmler şunlar;

  • Microphone / Ahmad Abdalla (Mısır)
  • Norwegian Wood / Tran Anh Hung (Japonya)
  • Elisa K / Jordi Cadena, Judith Colell (İspanya)
  • Poupoupidou / Gérald Hustache-Mathieu (Fransa)
  • The Mill And The Cross / Lech Majewski (Polonya-İsveç)
  • Sound Of Noise / Ola Simonsson & J. Stjarne Nilsson (İsveç-Fransa)
  • Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Seyfi Teoman (Türkiye-Almanya-Hollanda)
  • La Vida Util / Federico Veiroj (Uruguay-İspanya)
  • The Piano in a Factory / Zhang Meng (Çin)
  • Rio Sex Comedy / Jonathan Nossiter (Fransa-Brezilya)
  • A Useful Life / Federico Veiroj (Uruguay-İspanya)
  • Incendies / Denis Villeneuve (Kanada-Fransa)
  • The Trip / Michael Winterbottom (İngiltere)

Yarışma Dışı

Yarışma dışı gösterimde bu yıl 4 film bizleri bekliyor. Ünlü opera yönetmeni Kasper Holten’ın imzasıyla, Mozart’ın Don Giovanni operasının çağdaş versiyonu JuanFernando Trueba, Javier Mariscal ve Tono Errando’nun yönetmenliğini üstlendiği Chico ile Rita, Oyuncu ve yönetmen John Turturro’nun yarışma dışı gösterilecek son filmi Passion ve Wim Wenders 2009 yazında ölen büyük Alman koreografın nefes kesen eşsiz sanatını 3 boyutlu olarak beyazperdeye taşıyor. Tanztheater Wuppertal Pina Bausch topluluğuyla üç boyutlu olarak çekilmiş bu uzun metraj dans filmi Pina, izleyiciyi bedensel ve görsel olarak büyüleyici bir keşif yolculuğuna ve efsanevi topluluğun sahnedeki yeni boyutuna davet ediyor.

Ulusal Yarışma

Festivalin Ulusal Yarışma bölümünde Altın Lale için jüri karşısına çıkacak 14 film şöyle:

  • Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir / İmre Azem
  • Zefir / Belma Baş
  • Atlıkarınca / İlksen Başarır
  • Oğul / Atilla Cengiz
  • Kar Beyaz / Selim Güneş
  • Çınar Ağacı / Handan İpekçi
  • Gişe Memuru / Tolga Karaçelik
  • Görünmeyen / Ali Özgentürk
  • Saç / Tayfun Pirselimoğlu
  • 72. Koğuş / Murat Saraçoğlu
  • Bizim Büyük Çaresizliğimiz / Seyfi Teoman
  • Kırık Midyeler / Seyfettin Tokmak
  • Press / Sedat Yılmaz
  • Gölgeler ve Suretler / Derviş Zaim

Akbank Galaları

İstanbul Film Festivali’nin en çok ilgi gören bölümlerinden Akbank Galaları’nda sinemaseverler, ünlü yıldızları usta yönetmenlerle buluşturan 10 filmi herkesten önce izleme ayrıcalığını yaşayacaklar.

Akbank Galaları’nda en dikkat çekici film; Brothers, After The Wedding ve Open Hearts filmleriyle tanıdığımız Danimarkalı yönetmen Susanne Bier, Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar kazanan son filmi In a Better World. Filmde yönetmen bir kez daha senaryo yazarı Anders Thomas Jensen’le işbirliği yapıyor. Film, iki ailenin çocukları üzerinden bir intikam öyküsü anlatıyor.

Galalarda diğer filmler şöyle;

  • Les Petits Mouchoirs / Guillaume Canet
  • Another Year / Mike Leigh
  • Potiche / François Ozon
  • The Conspirator / Robert Redford
  • Never Let Me Go / Mark Romanek
  • Rabbit Hole / John Cameron Mitchell
  • The Killer Inside Me / Michael Winterbottom
  • The Whistleblower / Larysa Kondracki
  • Last Night / Massy Tadjedin

Dünya Festivallerinden

  • The Turin Horse / Bela Tarr
  • Jodaeiye Nader Az Simin / Asghar Farhadi
  • Copacabana / Marc Fitoussi
  • Post Mortem / Pablo Larrain
  • Miral / Julian Schnabel
  • Poetry / Lee Chang-dong
  • Neds / Peter Mullan
  • Mothers / Milcho Manchevski
  • The Light Thief / Aktan Arym Kubat
  • La Nostra Vita / Elio Germano
  • Coffee Between Reality and Imagination

Yıllara Meydan Okuyanlar

Sinemaseverler, sponsorluğunu CNN Türk’ün üstlendiği “Yıllara Meydan Okuyanlar” bölümünde bu sene sinemanın 13 usta yönetmeninin en son filmlerini izleme fırsatı bulacaklar.

  • Tamara Drewe / Stephen Frears
  • The Clink of Ice / Bertrand Blier
  • Essential Killing / Jerzy Skolimowki
  • The Strange Case of Angelica / Manoel De Oliveira
  • Home for Christmas / Bent Hamer
  • The Exodus – Burnt by the Sun 2 / Nikita Mikhalkov
  • Amigo / John Sayles
  • Under the Hawthorn Tree / Zhang Yimou

Bu bölümlerin dışında “Genç Ustalar” , “Çocuk Mönüsü” , “Anılarına” , “Geceyarısı Çılgınlığı” , “Mayınlı Bölge” , “Genç Ustalar” , “NTV Belgesel Kuşağı” , “İstanbul 2010” , “SİYAD’ın Keşifleri” , “İsimsiz (Film)” , “Türk Klasikleri Yeniden” , “Avrupa Konseyi Sinema Ödülü Yarışması – FACE” , “Yeni Türkiye Sineması ve Belgeseller” ve “30. Yıl Özel Bölümü: Film Gibi 30 Yıl” gibi geniş yelpazede sunulan bölümlerde onlarca filmi izlemek mümkün olacak.

Başlıklar halinde diğer gelişmelere bakacak olursak;

  • Bu yıl ilk defa festival kapsamında 3D film gösterimi yapılacak.
  • Ünlü Macar auter Bela Tarr, sinema hakkındaki görüşlerini paylaşmak üzere Türkiye’ye geliyor.
  • Fransız sinemasının “auteur” yönetmenlerinden Claire Denis ve filmlerinde sık sık beraber çalıştığı İngiliz rock grubu Tindersticks, İstanbul Film Festivali 30. Yıl Özel Etkinliği kapsamında İstanbul’da buluşuyor.

30. İstanbul Film Festivali’yle ilgili ayrıntılı bilgi için: www.iksv.org/film

İstanbul Film Festivali, Festivalden Önce Okullarda!

FESTİVALDEN ÖNCE OKULLARDAYIZ” GÖSTERİMLERİ BUGÜN BAŞLIYOR!

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından AKBANK sponsorluğunda düzenlenen İstanbul Film Festivali bu yıl 30. yaşını kutluyor. 2-17 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek festival, sinemalardan önce geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da önce okullarda başlıyor.

AKBANK sponsorluğunda gerçekleştirilen 30. İstanbul Film Festivali, heyecanını festival başlamadan okullara taşıyor. Festival kapsamında geçen yıl Akbank Galaları bölümünde gösterilen Todd Solondz’un yönettiği Life During Wartime (Savaş Sırasında Yaşam) ve Noah Baumbach’ın yönettiği Greenberg adlı filmler, İstanbul’daki 14 üniversite ve 3 lisenin öğrencileriyle buluşacak. Ücretsiz olarak gerçekleştirilecek film gösterimlerinden önce öğrencilere İstanbul Film Festivali programıyla ilgili bilgi de verilecek.

Film gösterimleri bugün saat 13.30’da Doğuş Üniversitesi’nde başlıyor. 30 Mart Perşembe gününe kadar sürecek gösterimler, aralarında Bilgi, Boğaziçi, Galatasaray, İstanbul, İstanbul Teknik, Kadir Has, Mimar Sinan ve Sabancı Üniversiteleri’nin de bulunduğu 14 üniversitenin yanı sıra İstanbul Lisesi, Üsküdar Amerikan Lisesi ve Robert Kolej’de ücretsiz olarak gerçekleştirilecek. “Festivalden Önce Okullardayız” gösterimlerinin detaylı programını aşağıda bulabilirsiniz.

Festivalden Önce Okullardayız” gösterimleri kapsamında İstanbul Film Festivali Direktörü Azize Tan, 10 Mart Perşembe günü Boğaziçi Üniversitesi’nde yer alan Mithat Alam Film Merkezi’ne konuk olacak. Saat 16.00’da başlayacak söyleşide Azize Tan, İstanbul Film Festivali programında yer alan filmler ve 30. yıl yenilikleri hakkında bilgi vererek öğrencilerin sorularını cevaplayacak.

PasoFilm! kartıyla öğrenciler, festivalde bu yıl yine avantajlı!

PasoFilm! kartıyla öğrenciler, festival biletlerinin genel satışı başlamadan, öncelikli bilet alımı yapabilecekler. İzlemek istedikleri filmlerin biletlerini, 18 Mart Cuma günü, 10.00-19.00 saatleri arasında Beyoğlu Sineması’ndan, biletler tükenmeden alabilecekler. Öğrenciler PasoFilm! kartlarıyla ayrıca hafta içi gündüz seanslarından birine davetiyeyle girme hakkı kazanacak, festivali kitapçığına ücretsiz sahip olacak ve festival buluşma noktalarında festival süresince indirim kazanacaklar.

Ayrıntılı bilgi için: www.iksv.org/film

Gösterim programına şuradan ulaşabilirsiniz.

İstanbul Film Festivali’nin 30.Yılına Özel Blog

Akbank sponsorluğunda, 2-17 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek İstanbul Film Festivali bu yıl 30. yaşını kutluyor. Festivalin 30. yılına özel sürprizlerinden ilki, geçmişten günümüze tüm festival seyircilerini buluşturacak “Film Gibi 30 Yıl” bloğu olacak.

www.filmgibi30yil.com adresinden yayına başlayan 30. Yıl özel bloğu, festival izleyicilerinin festivalle ilgili anılarını paylaşabileceği, eski biletlerinden fotoğraflarına, broşürlerden kataloglarına birçok hatırayı sergileyebileceği, festival sayesinde edindikleri arkadaşlardan, dinleme fırsatı buldukları yönetmenlerden bahsedebilecekleri interaktif bir platform oluşturmayı amaçlıyor.

Blog festival seyircilerini, festival anılarını tazelemeye davet ederken, oylamalarda en beğenilen anıyı seçme ve birçok sürpriz hediye kazanma imkânı da sağlayacak. “Film Gibi 30 Yıl” blogu, İstanbul Film Festivali’nin 30. yıl heyecanını paylaşmak isteyen tüm sinemaseverleri, film gibi hatıralarını paylaşmaya davet ediyor!

İstanbul Film Festivali, 2-17 Nisan tarihlerinde İstanbullu sinemaseverleri dünya sinemasının en seçkin ve başarılı filmleriyle, özel gösterilerle, yıldız oyuncular ve usta yönetmenlerle otuzuncu kez buluşturmaya hazırlanıyor. 30. İstanbul Film Festivali programı yakında www.iksv.org/film adresi üzerinden açıklanacak.

İstanbul Film Festivali’yle ilgili anıları okumak ve paylaşmak için: www.filmgibi30yil.com

Festival biter..

29. İstanbul Film Festivali de bitmiş bulunmakta artık.. Geçen seneye nazaran çok daha doyurucu bir program vardı ki bu çok güzeldi. Öyle cezbedici filmler vardı ki benim için karşı tarafa gidip dönmek bile pek sorun olmadı. İlk 3 günün kaçırdığım festivalde hayli güzel filmler izlediğime inanıyorum. Bazı kapalı gişe ve yaratıcı ekibin katılımıyla gerçekleştirilen gösterimlerde bulunup aklıma takılan şeyleri birebir yönetmenden öğrenmek de hayli keyifliydi. Geçelim filmlere..

********************************************************************************

Festivalde ilk izlediğim film Atlas Sineması‘nda gösterilen Madeo (Mother) idi. Güney Kore çıkışlı ve Joon-ho Bong‘nun yönetmenliğini yaptığı film, uzakdoğu filmlerine pek ilgim olmasa da konu bakımından ilgimi çekmişti. Drama ile beraber bir suç ve gizem keywordleri izlemeye iten şeylerdi. Güney Kore‘nin de oskar adayı olan film, pek mütevazı görünse de içine girdikçe harika bir filme dönüşüyor. Anne var oğul var “aa belli işte  bunun konusu” diyorsunuz ama hele ki filmin sonuyla bir hayli yanıldığınızı hissediyorsunuz. Filmi izlemeden önce ne yalan söyleyeyim umutlu değildim. Çünkü Uzakdoğu Sineması‘nın dramayı işleyiş şekli çok yapmacık geliyor bana. Doğal ve gözüken haliyle konuyu işlemek yerine duygu sömürsünden yola çıkıyorlar.. Fakat Madeo, yönetmenin ne kadar zeki olduğunu çok güzel gösteriyor. Uzak olmadığımız bir duyguyu çeşitli çeşitli karelerde bize tekrar yaşatıyor. Filmin sürükleyiciliği de cabası. Daha ayrıntılı değerlendireceğim Madeo, kuşkusuz festivalde izlediklerim içerisinde en iyilerdendi. 8/10

********************************************************************************

Bir sonraki günü de tek filmle kapattım. Tek film ama tüm filmlere bedel bir tek film. Evet, tabii ki Selvi Boylum Al Yazmalım‘dan bahsediyorum. Yine Atlas Sineması‘nda idi. Atmosfer gerçekten harikaydı. Herkes pür dikkat. İnsan, bu dikkatli ortamda başını bile çevirmeye çekiniyor hakikaten. Film, restore edilmiş haliyle gösterildi. Kendi adıma ekranda o çizikleri, hatırasal etkileri aradım. Ama tabii ki bu filmden aldığım keyife etki etmedi. “Elini tuttum sıcacıktı,yüreği elimdeymiş gibi..” derken bazı ağlama sesleri duyulsa da bu konsantremizi bozmadı açıkcası. Çünkü hala Selvi Boylum Al Yazmalım izlerken heyecanlanıyorsak, bazıları ağlıyorsa, o müzik bitmeden yerimizden kalkamıyorsak bunun bir sebebi olmalı.. Film, gönlümüzde her zaman bir numara. En azından benim için öyle. Türkan Şoray, hala güzel. Kadir İnanır, pek eşi olmayan cinsten. Bakışlarından, erkek bile etkileniyor,korkuyor bile. Cahit Berkay, Emek Sineması için söylediğiyle hepimizi heyecanlandırdı bir de.. İçimden, abi müzik yeterince üzerimizde etki yaptı, bir de bu olmadı dedim ama tabii söyledikleri harikaydı. Helal olsun demek düşer bize.. Not mu ? Peh..

********************************************************************************

Sıradaki film, İsrail / Almanya ve Fransa ortak yapımı Samuel Maoz‘un elinden çıkma Venedik “Altın Ayı” ödüllü Lebanon. Çok ama çok ilginç bir film. Ben posteri farklı alsam da asıl poster ay çiçekleri tarlası arasından gözüken bir tankın resmedilişi aslında. Yönetmen de bu görüntüden yola çıkarak çekmiş filmi zaten. Film, İsrail’in ortak yapımı dahilinde ve savaş başlığı altında olunca çekincelerim yoktu değil.  Am afilm bittiğinde yine düşüncelerimin aksine bir yere sevk oldum. Klostorofobik havayı en iyi yaşadığım filmlerin arasında Das Boot ve The Descent geliyordu. Ki Das Boot müthiş bir filmdi. Lebanon’da da benzer paralelde bir kurgu var ve neredeyse birkaç dakikanın dışınd afilm bir tankın içinde geçiyor. İsrail’in Lübnan’a savaş açtığı günlerden dem vuran film, daha çok tankın içindeki askerlerin psikoanalizini yapıyor. Kamera açılarının bir hayli güzel olduğu film, bir tankın içinden, dışarıya sadece bir dürbün bakışıyla savaş ve barış ekseninde çok şey anlatıyor. Evet, kesinlikle afişinde yazdığı gibi “Das Boot’un tank versiyonu”. Mutlaka görülmeli. Yine ayrıntılarıyla değineceğim sanırım..8/10

********************************************************************************

Aynı gün izlediğim diğer film ise Fish Tank oldu. Fish Tank , Cannes‘dan Jüri Ödülüyle dönmüş, BAFTA kazanmış ve İngiltere‘de yılın en iyi filmi olarak hayli merağımı kazanmıştı. Andrea Arnold‘un yönettiği filmin başrollerinde Hunger‘dan aşina olduğumuz Michael Fassbender ve daha ilk oyunculuk deneyimindeki Katie Jarvis var. Filmi sevdim açıkcası.. Neden sevdiğime gelince. Bana her izlediğim İngiliz filmi Ken Loach‘ı ve filmlerini andırıyor nedense. Bir kere burdan bir artısı oluyor kafamda. Mizacı ve dili sert bir film Fish Tank. Sabredilmesi de gerekiyor. Aklı başında yazar ve yönetmenlerin son dönemlerde sıkça dem vurduğu popüler kültür ve etkilerini Fish Tank aracılığıyla tüm çıplaklığıyla görüyoruz dersem yanlış olmaz heralde. 15 yaşındaki Mia‘nın depresif ve yalnızlıkla bürünmüş hayatının bir kesitini yaklaşık 2 saatte izliyoruz. Genç kız veya erkeklerin kimlik bunalımı ve kendilerini nereye koymalarını gerektiğini bilmez halleri, hamilelik, alt sınıf, gitgide kültürden eksilme, gurur, çıkış yolu aramak ve en önemlisi yalnızlık. Samimi, doğal ve tamamen gerçekçi bir film Fish Tank. 123 dakika olmasına karşın ne kamera açılarıyla ne de yan etkilerle yormayan cinsten. 7.5 /10

********************************************************************************

Hadewijch.. Film ile birkaç ay öncesinde afişi sayesinde tanışmıştım. Hayli ilgimi çekti. Fransız yönetmen Bruno Dumont‘un son filmi olan Hadewijch, bir bakan kızı olmasına rağmen, İsa’ya duyduğu aşkı bağlılığın çok ötesine taşıyan Céline’in hikâyesini anlatıyor. Derin bir karakter tahliliyle süren film, yer yer sıksa da mevzuyu sert bir şekilde yansıtıyor. Celine’in kendisi gibi değerlerine müthiş bağlı bir Arap genciyle tanışmasıyla doruklara çıkan anlatım, belki de son zamanlarda gördüğüm en iyi finalle bitiyor. Hadewijch’i izlediğime kesinlikle çok memnunum. Benim nazarımda üzerine düşündüren film, olmuş bir filmdir. Geriyor, üzüyor, şu şöyle olsaydı bu böyle olsaydı dedirtmeden psikolojik dehlizlere yolluyor. Dinler üzerinden çeşitli düşüncelere de sevk eden film, bana Uzak İhtimal‘in çok daha sert ve gerici hali olarak geldi. Bilmem bir daha ne zaman görürüz ama bir kez daha izlemek istediğim konusunda hem fikirim. 7.5 /10

********************************************************************************

2009 yapımı Daniel Monzon‘un yönettiği Celda 211, Goya Ödülleri‘nde En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dahil toplam 8 dalda ödül almıştı. Festival programında olduğunu görünce kesinlikle izleyeceğim filmler arasına almıştım. Ne kadar isabetli bir karar verdiğimi de izledikten sonra anlamış oldum. Hem çok etkilendim hem de roman uyarlamaları çokca iyi filmlerdir tezim çürümemiş oldu. Filmi izlerken ve bittiğinde aklımda tek kalan şeyin o sahnelerin müthiş gerçekçiliğiydi. Filmin adalet kavramına, hümanistliğe dem vuruş şekli ve oyuncuların çok çok iyi performansları Celda 211‘i hayli iyi yere getiriyor. Ülkenin siyasi yapısı ve koşullarına hapishaneden bakmak ve bazı şeyleri kaos yardımıyla açığa vurmak çok akıllıca bir iş. Sözün özü Celda 211, türünün en iyilerinden. Kesinlikle görülmesi gerek. Sert film,içinize oturacak cinsten. Sinirlendirici, anarşik bir yapısı var. Tekrar izledikten sonra ayrıntılarıyla değinmek üzere. 8/10

********************************************************************************

Evet, merakla beklediğim Reha Erdem ürünü Kosmos‘da sıra. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali‘nde yapıp Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde En İyi Film Ödülü‘nü alan Kosmos, vizyondan birgün önce Reha Erdem ve oyuncuların katılımıyla gösterildi. Filmi beğenenler de oldu, acımasızca eleştirenler de. Ama benim izlediğim ve gördüğüm kadarıyla Reha Erdem’in izleyiciyi anlama çabası maalesef izleyici de yoktu. Tabii ki bir filmi beğenmek zorunda değiliz , ama madem anlamadık dinleyelim adamı da ne diyor anlayalım değil mi ? Herneyse.. Kosmos, hazmetmesi çok zor bir film. Hayat Var ile ortalığı alt üst eden Reha Erdem‘den yine bambaşka bir iş. Ve bence yine altından alnının akıyla kalktı. Mucizeler yaratan bir hırsızın (Kosmos), zaman dışı, sınır bir şehre her şeyden kaçıp yerleşmesinden sonra başından geçenleri anlatıyor film. Şamanesk özelliklere sahip Kosmos‘un din paralelinde varoluşçuluğa değinmesi hayli cesur bir iş. Tabii Reha Erdem sinemasında Kaç Para Kaç’dan beri bir varoluşçuluk sorgulaması var, bu kabul edilebilir birşey. Ama tüm bu cesurluk, muhteşem bir görüntü yönetimi ve ses miksajıyla ele alınınca daha bir başka oluyor. Şakayla karışık ben hala Lars Von Trier ve Theo Angeloupoulos ile beraber mi çekmiş acaba Reha Erdem desem de kendi anlatımıyla çok farklı bir yer almış film. Herkesin beğenmeyeceği, herkesin izlemeyeceği bir film Kosmos. Sermet Yeşil, muhteşem ötesi oynamış. Türkü Turan göz kamaştırıcı. Kar görmek harika. Hala film ile ilgili düşünüyorum. Teşekkürler Reha Erdem.. Yoksa salondaki kadının dediği gibi Reha Fellini mi demeliydim :) 7.5/10

********************************************************************************

Vavien‘i tekrar izleme şerefine nail oldum bir de. Yaratıcı kadroyu görmek içindi açıkcası, itiraf edeyim. Hemen Kosmos’un ardından iyi gideceğini düşündüm bir de. Öyle de oldu zaten. Engin Günaydın‘ın senaryosunu yazdığı Taylan Biraderler‘in yönettiği Vavien 2009’un son günlerinde vizyona girdi hatırlayanlar için. Belki de 2010’da girseydi vizyona bu senenin en iyi filmlerinden olacaktı. Sessiz sedasız yazıldı,çekildi, vizyona girdi.. Ama etkisi yüksek oldu. Film, çok ama çok güzel. Senaryosuyla,kurgusuyla,oyunculuklarıyla tamamen ortalamanın çok üstünde. Coen kardeşlere taş çıkarırcasına bir filmdi hakikaten. Belki sonu biraz muallaktaydı fakat beğenmeyenin olmadığını gördüm. Binnur Kaya, harikaydı. Engin Günaydın da keza öyle. Rol için seçilen oyuncular titizlikle seçilmiş, ve cuk diye de oturmuş. Türk Sineması‘nda çok farklı bir yerde artık Vavien. Taş gibi bir kara komedi. İzlenmeli, izlettirilmeli.. 8/10

********************************************************************************

Beş Şehir , pek sevdiğim ama geç tanıştığım Onur Ünlü‘nün son filmi. Polis ve Güneşin Oğlu filmleriyle senaryo babında ne kadar saygı duyulası biri olduğunu kanıtlamıştı zaten. Beş Şehir ile “Ölüm Var” diyen Onur Ünlü, bence şu ana dek en iyi filmini yapmış bulunmakta. Tiyatro çıkışlı oyuncuların katılımıyla hayli de anlamlı hale geldiğini de söylemeliyim. Ancak Beste Bereket‘i bu filme yakıştıramadığımı söylemliyim. Film, beş farklı kişinin başlarda bağımsız gözüken ama birbiriyle ilişkili ölüm ile bezenmiş öykülerini anlatıyor. Bir polis , bir şair, bir resim öğrencisi, bir ilkokul öğrencisi, bir öğretmen ve bir kedi.. Kısa film tadında karakterleri ve çevresel faktörleri izliyoruz, sonra film bağlanıyor. Şiir gibi.. Senenin en iyilerinden. Trenleri seven, çayevlerine önem verilmesi gerektiğini söyleyen Onur Ünlü‘nün bunları filme taşıyarak aynı zamanda kendi filmine giydirerek zihinlerde güzel bir yer edinen arabesk bir filmi Beş Şehir. “Beni vur,onlara verme” ile hatırlanacak.. Bazı yerlerine takılsam da beni hayli mutlu etti. Senaryosuna hayran kalınacak derecede.Ayrıntılarıyla değinmek üzere.. 7.5/10

********************************************************************************

Festivali Kynodontas (Dogtooth) ile kapattım. Bu aynı zamanda Kadıköy’de izlediğim ve orada izlediğime pişman olduğum tek filmdi. Filmi karşı tarafta daha iyi bir atmosferde ve konforda izlemeyi isterdim. Kynodontas, Giorgos Lanthimos‘un yönetmenliğinden Yunanistan‘dan Theo Angeloupoulos‘dan sonra harika filmler çıkabileceğinin göstergesi adeta. Filmde çocuklarını eve kapatarak onlara bütün konvansiyonların dışında bir eğitim veren anne – baba, ve hastalıklı bir aile hikayesi anlatılıyor. Sınırları zorlayacak ve çok rahatsız edecek derecede bir film Kynodontas. Daha önce izlediğim hiçbir filme benzemiyordu mesela. Tek kişi oturduğum koltukta film bittiğinde bir kişi daha oturabilirdi yani. Haneke rahatsızlığı mı dersiniz yoksa , Lars Von Trier psikopatlığı mı bilmem ama bu filmi kesinlikle izlemeniz gerektiğini kendinize inandırın lütfen. Pişman olmayacaksınız. 8/10

********************************************************************************

Nihayetinde, festivalde kötü film izlemedim. Harika zamanalr geçirdim diyebilirim. Şeylerin Boktanlığı , Life During Wartime, Vincere filmlerini ve Romeyika’nın Türküsü belgeselini izleyemediğim için üzüldüm. Neyse artık :) Saygılarımla..

%d blogcu bunu beğendi: