Schastye moe

Daha önce çektiği birçok belgesel film ile tanınanSergei Loznitsa, çektiği ilk kurmaca uzun metraj Schastye moe (My Joy) ile 2010 yılındaCannes Film Festivali‘nin resmi seçkisine kabul edilerek dikkatleri üzerine topladı. Öyle ki film hem Ukrayna adına seçkiye kabul edilen ilk film olma özelliğine nail olurken, hem de yönetmen Sergei Loznitsa‘nın dünyaca tanınmasına yardımcı oldu. Ne var ki film başlangıçta Rus-Alman ortak yapımı olarak planlansa da Rusya tarafı filme finansal kaynak vermeyi reddetti ve film Almanya-Hollanda ve Ukrayna ortak yapımı olarak tamamlandı.

RevueBlockade,The Settlement gibi ödüllü belgesellerin sahibiLoznitsa, filmin adına ironik bir şekilde cereyan eden ve ne olduğu konusu serbest bırakılan bir açılış sekansı ile birlikte kadrajını yine yarı kurmaca yarı belgeselvari noktaya çekerek, bizi Rus kırsallarından birinde Georgy adlı kamyon şöförünün hikayesine ortak ediyor. Daha sonra sırasıylaGeorgy ekseninde işiyle alakası olmayan polis memurlarına, bir çift hırsıza, henüz çocuk yaşlardaki bir fahişeye ve gizemli bir adama tanık oluyoruz. Gelişen olayların sonrasında yönetmen, II. Dünya savaşı sırasındaki Rusya ile komünizm sonrası Rusya arasında estetik bir geçişle bir öğretmen ve oğlunun hikayesine odaklanıyor.

İki hikaye arasında teğet tiratlarla anlatımını zenginleştiren Loznitsa, bir tarafta karamsar ve groteske yakın, diğer tarafta pastoral bir anlatım benimseyerek flashbackler ve post-apoliptik benzetmeler yardımıyla aslında değişen bir şey olmadığını, değişenin sadece “vücutlar” olduğunu, her iki zaman diliminde de yolsuzluk, şiddet ve insanlık dışı muamelelerin kol gezdiği, bataklığa saplanmış bir Rusya’nın var olduğunu şiirsel bir gerçeklikle betimliyor. Bu noktada Belarus doğumlu yönetmen Sergei Loznitsa’nın 2001 yılında Rusya’yı terkedip Almanya’ya yerleşmesini, filmin yapım aşamasında çektiği zorlukları ve hikayesine serpiştirdiği benzer yanları daha iyi anlayabiliyoruz. Öyle ki filmin bir sahnesinde öğretmen kapısını çalan iki asker ile savaş üzerine uzunca bir sohbete koyulur. Ve öğretmen tüm bu savaş saçmalıkları sonrasında işine döneceğini, yine önceki gibi çocuklara sadece sevgiyi öğreteceğini savunurken askerler ona sert bir mizaçla gerekenin Almanlar ile savaşmak olduğunu anlatırlar. Almanların kültürlü insanlar olduklarını savunan öğretmenin daha sonra hazin sonuna hep beraber tanık oluruz..

Geçmiş zaman Rusya’sı ile şimdiki zaman Rusya’sı arasında hikayesini epizodik bir yapıya oturtan yönetmen, kurmaca ile belgesel arasında gidip gelen ve özellikle 4 luni, 3 saptamâni si 2 zile ile Sovyet gerçeğini yansıtmada acemi olmayan görüntü yönetmeni Oleg Mutu ile çalışarak olağanüstü bir sinematografinin kapılarını ardına dek açıyor. Çoğunlukla karakterlerin portreleriyle ilgilenen Mutu ve Loznitsa, hikayedeki çarpıcı gerçekliği insanların yüzündeki halsizlik, umutsuzluk ve çöküş tavırlarıyla resmederken, yolda karşılaşılan “anlatıcı” bir ihtiyar ile ve portrelere gösterilen önem ileBela Tarr ve sinemasına hem hikaye hem de kadraj olarak açıkca referans veriyor. Bunun dışında anlatım olarak zaten neo-realist bir tavır sergilenmesi, Gogol‘un Ölü Canlar‘ından, Dostoyevski‘ninİdiot‘undan ve Kafka‘dan direkt olarak olmasa da etkilenilmesi filmi değerli bir çıtaya oturtuyor.

Fatih Yazıcı

izlandik@gmail.com

twitter

Så som i himmelen

2005 yılının Oscar ödüllerinde İsveç’in En İyi Film adayı olan Så som i himmelen (As it is in Heaven), İsveçli yönetmen Kay Pollak imzalı. Başrolde Stieg Larsson’un Millenium serisinin sinema uyarlamasında bir numara pozisyonunda yer alan Michael Nyqvist yer alıyor. Yan karakterlerde ise daha önceki kuzey filmlerinden aşina olduğumuz gibi doğal karakterler yer alıyor.

Sanki cennetteymiş gibi anlamına da gelen ismiyle film, ünlü müzisyen Daniel’in geçirdiği kalp krizinden sonra en büyük hayalini gerçekleştirmek üzere doğduğu köye dönmesi ve müzik aracılığıyla hem kendinin hem de köy halkının hayatlarına dişe dokunur dokunuşlarda bulunmasını konu ediniyor. Şehir sıkılmışlıklarının arasında hayallerin peşine koşma merağıyla köydeki kilisede koro şefi olarak çalışmalara başlayan Daniel, hiç alışılmadık tekniklerle birbirleriyle ilişkileri pamuk ipliğine bağlı ve bir o kadar da yalnız koro sakinlerinin kendilerinden ve yeteneklerinden haberdar olmalarını insanın kendini iyi hissetmesi için en kolay yol olan müzikle sağlamaya başlıyor. Zaman geçtikçe ve koro kendini bulmaya başladıkça sorunların da ardı arkası kesilmiyor. Müzikle sağlanan birliğin gerçekten de kendini göstermesiyle olaylar iyi yöne doğru yol alıyor..

Les Choristes ile bu paraleldeki ilgi çekici hikayeyi benimsemiştik, hatta çok sevmiştik de diyebilirim. Kurgu bakımından da iki film arasında hayli benzerliklerin olması esinlenme olup olmadığı konusunda şüphe ettirse de iki filmin de post prodüksiyon aşamalarının aynı tarihlere denk gelmesi bu endişeyi ortadan kaldırıyor sanırım. Yer yer Hollywood vari işleyişine rağmen bu filmi başkalaştıran, güzel bir hale getiren ise başka bir mesele. Müziğin dilinin olmayışı, insanın kendini özgür hissetmesinin müzikle en kolay halini aldığı gerçeği filmde öyle güzel yansıtılıyor ki o dakikalarda filmden alınabilecek tüm vitamin alınıyor. Müziği anlamanın, hissetmenin ve dışavurumun aynı paralelde bisiklete binme metaforuyla desteklenmesi çok akıllıca bir yöntem.

“Günah diye bir şey yok Stig.
Günahı siz uydurdunuz. Kilise uydurdu.
Önce günahkar ilan edip ardından bağışlanma dağıttınız.
Tanrı bağışlamaz çünkü Tanrı suçlamaz.
Olsa olsa, olduğu yerden bakıp halimize gülüyordur.
Seksi günah sayan sizsiniz, Tanrı değil.”

“İnsanların kalplerini açacak bir müzik yaratmak” hayaliyle tüm benliğini bu işe adayan Daniel karakteri, koro sakinlerinin müzikle kendi bedenlerinde ve ruhlarında tanışmaları konusunda bir köprü görevi üstlenirken aynı zamanda bisiklet sürmeyi de müziği öğretmedeki taktikleriyle öğreniyor. Ikisinde de denge önemli ve ikisinin de insana hissettirdiği ortak duygu ; bedenin ruhani dehlizlerde özgür hissetmesi. Bunu sadece bisiklet metaforuyla görmüyor, Daniel karakterinin yalınayak kar üstünde kollarını açıp göğe bakmasıyla, hiç olmadık anda yüzmeye çalışmasıyla ve kafasına estiğin istediği gibi yapmasıyla anlıyoruz.

Så som i himmelen, genel manada ismiyle eş değer bir kıvamda hissettirmese de, klişelerden yer yer kurtulamasa da iyi film özelliğini yitirmiyor. İnsan doğasına yine insan yeteneğiyle inmenin bir yolunu filmlerin en güzel sosu müzikle anlatmasıyla takdir edilebilir bir hal alıyor. “Müzik birleştiricidir ve insan ruhunun en iyi gıdasıdır” mesajını iskandinav tadıyla almak isteyen böyle buyursun.

Hîrtia va fi albastrã

Yön: Radu Muntean
Oyn: Paul Ipate, Adu Carauleanu, Dragos Bucur

Kuşkusuz Romen Sineması‘nın uluslararası sinema arenasında bu denli dikkate değer dereceye geleceğini 10 yıl önce kestirmek güçtü. Bunda komünist rejimle büyümüş genç yönetmenlerin minimalist tarzı ve Romanya’nın uzun yıllar içinde bulunduğu tarihsel koşulların bu tarz ekseninde beyaz perdeye anlamlı bir şekilde yansıtılması bir hayli etkili oldu. İşte bu Çavuşeşku‘nun totaliter rejiminin yıkılmasıyla beraber 90′ların sonlarına doğru çıka gelen ve Cristi Puiu, Corneliu Porumboiu, Cristian MungiuRadu Muntean gibi isimlerin başını çektiği Yeni Dalga Romen Sineması‘nın diktatorya altında özgürlük ve devrimden sonra temalı bir diğer film de Hîrtia va fi albastrã.

Gerçek olaylardan esinlenerek aktarılan filmde; rejim henüz sona ermişken 22 Aralık’ı 23 Aralık’a (1989) bağlayan gece Bükreş sokaklarında devriye gezen Teğmen Neagu önderliğindeki 4 asker vasıtasıyla, alelade peyda olan o kaotik ortam traji-komik olarak yansıtılıyor. Devrim yanlısı toy askerCosti, kendisi gibi düşünen birçok sivil gibi sokaklara dönüp davası uğruna mücadele etmek istemektedir. Bu uğurda arkadaşları ve komutanına rest çekip “terörist” olarak nitelendirdikleri hükümet güçlerine karşı ulusal televizyon istasyonunu savunmaya gitmek için yola çıkar. Komutan ve diğer askerler ise gece boyunca Costi‘yi arayıp geri çevirme derdindedirler.

Mao’nun “Devrim, bir şiddet eylemidir.” sözüne binaen filmin başından sonuna dek şahit olduğumuz çatışma sahneleri ardında hikaye; Costi’nin önce asker, sonra devrim yanlısı – “terörist” – devrim yanlısı arasında gidip gelmesini çok iyi resmederek halkın o kasvetli ortamda kendi kendini ne derece manipüle edebileceğini ortaya koyuyor. Öyle ki kimin kim için savaştığı, kimin kiminle omuz omuza olduğu ve kimin “terörist” kiminse “özgürlükten yana” olduğu gerçeği yanlış anlamalar silsilesiyle devam ediyor. Bu noktada yönetmenin, loş ışıklar ve aşırı koyu renk kullanımının karakterlere olan etkisi; o dönemde halkın yaşadığı kafa karışıklığı ve iç çatışmaları birebir yansıtmada öncül bir etken oluyor. Tüm bunlar olurken, Radu Muntean‘ın sahne aralarına serpiştirdiği canlı yayın arşiv görüntüleri rejim ve rejim sonrası durumu tüm çıplaklığıyla meydana koyarken halkın ve hükümetin gözünden bu olayların ne kadar da farklı ve medyatik olabileceği savını ortaya koyuyor.

Yaşanan gelişmeler bir şekilde çözümlenmeye doğru giderken aksine Muntean, gidişatı daha filmin başında verdiği çarpıcı monologa bağlayarak aslında her şeyin, devrimin bile fitili ateşlenecek bir “parola” ile süregeleceğini ve değişen durumun zannedildiği kadar parlak olmayacağını; görüntüde rejimden sonra özgürlüklerinin tadını çıkarmaya çalışan iki askerin keyiflerinin trajik şekilde son bulmasıyla anlatırken, arka planda ise Romanya’nın rejimden sonra AB’ye katılım ve kapitalizmin neferi bir ülke haline gelmesine gönderme yapıyor. Rejimden kaçan Romanya halkı, kapitalizmin “kurşununa” denk geliyor ve her zaman olduğu gibi devrim, önce kendi çocuklarını yiyor..

Gelecek Filmler ~The Other Dream Teams

1992 Barselona yaz olimpiyatları. Soğuk savaş henüz bitmiş, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşip, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı dönemler. Letonya, Estonya ve Litvanya gibi baltık ülkeleri 1936’dan beri ilk defa kendi takımlarını olimpiyatlara gönderirken, diğer Sovyetler Birliği ülkeleri ise “bağımsız ülkeler” kategorisinde olimpiyatlarda yarışıyordu. Öyle ki 1972’den beri sürekli boykotlara maruz kalan olimpiyatlar, ilk defa neredeyse tüm ülkelerin katılımıyla boykotsuz bir şekilde, tarihin en büyük katılımlarına sahne oluyordu.

Herkesin aklında Barselona Olimpiyatları için kalan en önemli detay; kuşkusuz Michael Jordan, Magic Johnson, Larry Bird ve diğer NBA yıldızlarının önlerine gelen her rakibi adeta sürklase ederek altın madalyaya ulaştıkları o unutulmaz performans yer alıyordur. Veyahut Elana Meyer ile Derartu Tulu‘nun 10.000 metre yarışındaki mücadelesi, GuardiolaAbelardo ve Kiko‘lu İspanya Milli Takımı’nın şampiyonluğu, Naim Süleymanoğlu‘nun altın madalyası vs.

Fakat tüm bunların dışında öyle bir hikaye var ki; yad etmeye, dillendirmeye şayan nitelikte. ’88 Seul Olimpiyatları‘nda Amerika’nın önünde şampiyon olan Sovyetler Birliği takımının iki yıldızı Sarunas Marciulionis ve Arvydas Sabonis, 4 yıl sonra bu sefer bağımsız Litvanya adına oynayarak hem Litvanya takımının bronz madalyaya ulaşmasını sağlayacak hem de komünizmin zincirlerinden kurtulan yeni ve bağımsız Litvanya’nın demokrasi sembolü olacaklardır.

İşte tüm bu hikayeden hareketle; Douchebag, The Way Back ve Like Crazy gibi filmlerin yapımcılığını yapan Marius A. Markevicius, bu unutulmaz mücadeleyi beyaz perdeye taşıdı. “The Other Dream Team” adıyla bu yıl Sundance Film Festivali‘nde dünya prömiyerini yapan belgesel; herhangi bir ödülle dönememesine rağmen ciddi şekilde övgülere mazhar oldu. Eylül’den itibaren dünya genelinde festivalleri dolaşacak olan belgesel, Türkiye’ye uğrar mı bilinmez fakat, hikayeyi ve filmi takip etmek, izleme şansına erişildiğinde izlemek gerek. Özellikle geçtiğimiz yıl Türkiye’de de gösterilen The Two Escobar ve Senna‘dan sonra spor belgesellerinin genel anlamda belli bir kaliteyi tutturduğunu söylemek yanlış olmayacak. Bu iki belgeselin başarısından hareketle, ilgi çekici olan The Other Dream Team‘i de kenara köşeye not etmekte fayda var..

Oslo, August 31st.

Kişiyi “attan düşmüşten beter eden” filmlerin en büyük özelliği ve güzelliği belirli aralıklarla çıkıp gelmeleridir. Gelirler, orada dururlar ve tüm ihtişamlarıyla izlenmeyi beklerler. Ne zaman ki fondan yazılar geçmeye başlar, oturduğunuz koltuğa bir kişi daha rahatlıkla sığabilir duruma gelirsiniz. “İzlemekle iyi mi yaptım, yoksa kötü mü?” muhasebesini yapmaya kalmadan sinemadan çıkmış insan formuna girersiniz. –En azından benim bir filmi zihnime oturtabilmem için yaptığım şekliyle– günlerce üzerinde düşünürsünüz. Üzerine bir şeyler yazmaya yeltenirsiniz, olmaz..

Birkaç cümle yazma niyetiyle işgal ettiğiniz zihniniz de filmin hissettirdiklerini kapalı kavanoza tıkamak misali cümlelere sıkıştırmayı göze alamaz. Dediği gibi Barış Bıçakçı‘nın “… seyrettiğimiz filmlerden zihnimize akan bir şeyler hep vardır.” Vardır, ve onları kesinlikle o cümlelere sığdıramazsınız. Oslo, August 31st; benim için tüm bu tanımları bünyesinde barındıran bir diğer film oldu. Daha önce A Ay, Noi Albinoi, Krótki film o milosci, Anayurt Oteli, Kosmos, Biutiful ve diğer adını sayamadığım bir çok filmde olduğu gibi.

Oslo, August 31st; uyuşturucu bağımlılığı yüzünden rehabilitasyon merkezinde kalan Anders (Anders Danielsen Lie)’in bir gününe odaklanıyor. Geçmişte yaptığı hatalar ensesinde boza pişirirken, Anders; daha ilk dakikadan tutunacak bir şeyinin olmadığını bize gösteriyor. Öyle ki; büyükçe bir taş parçasıyla nehirde intihar etmeye kalkışarak kendisi için bir günlük de olsa yaşanılacak bir dünya göremediğini, adeta “hayat beni kaybetmekle hiç birşey ziyan etmeyecekti” bakışlarıyla anlatıyordu.

Kız kardeşini, eski arkadaşlarını, eski kız arkadaşını dolambaçlı bir yolda arayıp tutunmaya çalışan Anders, tüm bu hengamelerin arasında bir de iş görüşmesi yaparak kendisi için bir şeyler dener. Pişmanlıkları, üzüntüleri ve derin mutsuzlukları; kasvetli ama yer yer umut bahşeden Oslo görüntüleriyle ekrandan birebir izleyiciye tesir ediyor. Anders, deniyor, arıyor, fakat bir dal bulamadıkça adımları yavaşlıyor. Ve kendisinin de izleyicinin de endişe ile beklediği sona, kendisini piyanıo çalarak hazırlıyor..

Joachim Trier‘in tarzı; benimsediği sinema formları çerçevesinde izleyiciyi mest edecek türden bir yaklaşım. Ultra-yakın çekimler, tüm ışık huzmelerini yerli yerinde kullanışı, kuzeyin kasvetini iliklerimize dek hissettirmesi, soluk tek planlar, benimsediği cinema-verite janrı ve bir durumu anlatacakken çuvaldızı izleyenin en hassas noktasına batırma alışkanlığı. Filmde de hikayesini anlatırken tüm uyuşturucu bağımlılığı filmlerinin klişelerinin aksine; kamerasını yoksul ve kaderin sillesini yemiş karakterler yerine orta-üst sınıfa mensup Anders‘e yönelterek; zengin ve refahı yerinde olan insanların da modern toplumda “insanlardan bağımsız” bir bağımlı olabileceğini gösteriyor.

Anders’in solgun ve üzgün gözlerle Oslo sokaklarındaki “hayalet” izlenimi vermesi, bir kafede yalnız başına oturup sadece etraftan gelen sesleri dinleyerek –adeta Le feu follet’e çakılan güçlü bir selam olarak– duyduğu üzüntü ve başkalarıyla olan bağlantı yeteneksizliğinin yansıması, basit ama çok şey gösteren dolly çekimler; hem Trier’in muazzam tarzı hakkında izlenimler verirken, hem de Anders Danielsen Lie‘nin güçlü oyunculuğunu da bir kez daha önümüze seriyor.

Film için çok şey daha söylemeye hacet yok aslında. Ben “attan” düştüm, ve bir daha ata binmek için zaman gerek. Düştüm, düştüm ama düşerken ne gördüğümü ise izleyen ve izleyecek olan herkesin de dikkatini hemen çekeceği malum iki sahne olarak özetleyebilirim. Birincisi Le gamin au velo‘dakinden daha kısa ama heyecan verici olan bisiklet sahnesi ve bana yıllar sonra Thirty Two Short Films about Glenn Gould‘dan bir kısa filmi hatırlatan muazzam cafe sahnesi.

Tavsiyem; bu attan düşün.

Gelecek Filmler ~ Los Amantes Pasajeros

Geçtiğimiz yıl La piel que habito ile karşımıza çıkan usta İspanyol yönetmen Pedro Almodovar, yeniden komediye dönerek önümüzdeki yıl görücüye çıkmak üzere yeni filmi Los Amantes Pasajeros‘u çekiyor. Tiyatroya çok önem verdiğini söyleyen Almodovar, filminde bir uçak kazası ile beraber tek bir sette sıkışıp kalmış bir topluluğun başından geçen trajikomik olayları anlatacak.

Oyuncu kadrosunun başını Penelope Cruz ve Antonia Banderas‘ın çekeceği filmde diğer oyuncuların neredeyse tamamı Almodovar’ın önceki filmlerinde yer almış isimler (Javier Cámara (“Talk to Her“) Cecilia Roth (“All About My Mother“), Lola Dueñas(“Volver“), Raul Arévalo, Carlos Areces, Antonio de la Torre, Hugo Silva, Willy Toledo, Miguel Ángel Silvestre (“Volver“), Blanca Suárez (“The Skin I Live In“), José Luis Torrijo, José María Yazpik, Laya Martí) olarak dikkat çekiyor. Görüntü yönetmeni Jose Luis Alcaine ile Volver ve La piel que habito‘dan sonra üçüncü kez çalışacak olan Almodovar, film için Luis Bunuel’in “The Exterminating Angel” ve Rodrigo Cortez’in Buriedfilmlerinden izler taşıdığını söylüyor.

Filmin ajanslara ulaşan karelerine aşağıdan göz atabilirsiniz. Kamerada Almodovar varsa bize de beklemek düşer!

Biutiful & La Nostra Vita

Kuşkusuz Cannes Film Festivali‘nde oyuncu ödüllerinin en çetin rekabete sahne olduğu yıllardan biri de 2010’du. Hors-la-loi, Des hommes et des dieux, Biutiful, Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives ve La Nostra Vita gibi filmler hem Palme D’or için yarışırken hem de En İyi Erkek Oyuncu ödülü için jüriye amiyane tabirle “sağlam” kapışmalar vaadediyorlardı. Fakat iki isim vardı ki taraflı tarafsız tüm otoriteler tarafından öne çıkarılıyordu. Biutiful ile harikalar yaratan Javier Bardem ve La Nostra Vita‘yı tek başına sürükleyen genç İtalyan Elio Germano.

Biutiful‘da Iñárritu, bize; daha önce hiç görmediğimiz bir baba figürünü, ölümün filmde her zaman hazır ve nazır bulunuşunu, göçmen yaşamının rahatsız edici görüntülerini ve daha fazlasını Bardem’in omuzlarından ekrana yansıyan, döngü içindeki bu dünyanın acımasız birer kesitleri olarak sunuyor. İç acıtıyor, rahatsız ediyor ve ister istemez empatiye yöneltiyor. Öyle ki; kanser, çocuk istismarı, uyuşturucu, sömürülen Çinli işçiler ve daha fazla sefalet; daha çok turistik faaliyetler sebebiyle bilinen Barselona’nın arka mahallelerinden çirkin bir şekilde, çirkin karakterler ve görüntüler eşliğinde sunulurken, La Nostra Vita‘da yönetmen Luchetti İtalya’nın dış banliyölerinde hayatın olumlu yanını göstermeye hevesli bir yönetim sergiliyor. Iñárritu daha çok kamerasını karanlık ve olumsuz bir yüzeye çekerek Uxbal ve yaşamında, filmin ismine tezat bir şekilde hikayesinde güzel bir şey olmadığını gösterirken, Luchetti ise “her şeye rağmen hayat, ayakta kalmaya değer” savını gösteriyor.

Alt metin olarak İki film de yolsuzluk illetinin içinde boğulmuş modern Avrupa’da, gerçek Avrupa’lı ile sıradan insanların yüzleşmek zorunda oldukları ve legal veya illegal yollarla çözüme kavuşturulmaya çalışılan sorunları ahlaki ve toplumsal manada gün yüzüne çıkarıyor. Ne var ki merkez konu; iki karakterin de tüm bu sorunların öncesinde ve sonrasında sergiledikleri “baba” figürü. Biutiful‘da Uxbal (Javier Bardem), zorunlu olarak yaptığı yasadışı işlerle para kazanmaya çalışan sorunlu ama sadık ve duyarlı bir babanın hikayesini anlatırken, La Nostra Vita‘da Caludio (Elio Germano), üçüncü çocuğunun doğumunda eşini kaybeden, çocukları ve işi arasında mekik dokuyarak hem kendini hem de çocuklarını hayata tutundurmaya çalışan bir babanın hikayesini anlatıyor.

Bir baba, yaklaşan ölümüne ne cevap verebilir?” sorusuyla “Bir baba, beklemediği ölüm sonrasında nasıl ayakta kalabilir?” sorularıyla karşılaştırılabilecek iki filmde de kamera kullanımı ve seyircinin duygusal noktalarına empoze edilen realite, yönetmenlerin senaryoya kattığı alt metinlerin çarpıcılığıyla birleştikçe iki karakterin de senaryonun ağırlığını taşımak için gerekli tüm fiziksel ve duygusal derinlik için biçilmiş kaftan olduğunu gözlemliyoruz. iki karakter de pek de alışık olmadığımız figürlere, toplumsal realitelerin çarpıcılığıyla örtülü yaşamlarımızdan bir kesitmişcesine rol veriyorlar. Bize de iki filmin benzer ama bir o kadar da apayrı hikayeleri ve karakterleri üzerine uzunca düşünmek kalıyor…

Gelecek Filmler ~ Post Tenebras Lux

Bazı yönetmenler vardır; filmografisini incelediğinizde ilk bakışta doyurucu olmadığı hissiyle baş başa bırakır sizi. Ama çoktan rüştünü ispatlamış, gerek lokal sinemasında gerekse Dünya Sinemasında hatırı sayılır derecede tanınmıştır. Üstelik bunu Hollywood’dan oluşu veya ismi ile değil kamerasıyla, anlatımıyla ve kendine yarattığı üslup ile yapmayı başarmıştır. Bu isimlerden biri Carlos Reygadas. Tıpkı Cristi Piui, Sergei Loznitsa ve Asghar Farhadi gibi. Reygadas, sadece üç film çekmiş olmasına rağmen Çağdaş Dünya Sineması’nda önde gelen usta sinemacılardan biri olarak gösteriliyor. Peki Carlos Reygadas‘ı bu denli değerli kılan neydi? Buna çokça şey sayılabilir. Japon, Battle In Heaven ve özellikle Stelle Licht gibi muazzam filmleri gördükten sonra methiyeler dizmek mümkün.

Olağanüstü çekimler, nefes kesici derecede gerçekçi kareler, nesnel kamera ile öznel kamera arasında kurduğu inanılmaz bağ (1901 yapımı James Williamson‘ın The Big Swallow adlı kısa filmi nesnel kameranın öncü örneği sayılabilir. Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen Good Intentions da yakın örneklerden biri.) ile seyirciye olan biteni şok edici bir biçimde anlatması vs.. diye uzar gider. Amiyane tabirle Reygadas, izleyicisini “suya götürür, susuz geri götürür”. Mükemmele yakın anlatım tekniği ve tüm bu sebepler ona hayran olmak için yeterli sebepler.

Yönetmenin dördüncü uzun metrajı “Post Tenebras Lux” ise tam 5 yıldır bekleniyor. Kamerada dahi adam Alexis Zabe ile tekrar çalışacak olan Reygadas, film hakkında ilk düşüncelerini 2010 yılında “Film; duygular, anılar, hayaller, korkular ve hayatın gerçekleri hakkındaki beklentileri, duyguların yerine tasvir edilebilen resimler aracılığıyla adeta bir dışavurumcu resim edasıyla anlatacak.” şeklinde açıklıyor. Reygadas’ın tarzı, film hakkında söyledikleri ve çıkan ilk görüntülere bakıldığında kendi “Tree Of Life” deneyimini mi yaşatacak diye düşünmek çok yanlış olmaz.

İlk uzun metraj deneyimi Japon ile Camera D’or Özel Gösterimi ile Cannes’a ayak basan Carlos Reygadas, Battle In Heaven ile Palme D’or için yarışmıştı ama ödül alamamıştı. Stelle Licht ise yine Palme D’or için yarışıp Persepolis ile Jüri Özel Ödülü‘nü paylaşmıştı. Cannes’a epey aşina olan Carlos Reygadas‘ın Post Tenebras Lux ile Palme D’or için şansını ne çok düşük ne de çok yüksek görüyorum. Nanni Moretti ve jürinin seçimi ve özellikle son iki yıldır Palme D’or verilen filmlerin Loong Boonme Raleuk Chat ve Tree Of Life olması bu yönde düşünmeye sebep oluyor. Bu yıl daha merkezi anlatımı benimsemiş film seçilme olasılığı yüksek. Her ne olursa olsun bu “sanat eserini” görmek için sabırsızlanmamak zor.






Gelecek Filmler ~ The Nymphomaniac

Danimarkalı ünlü auter yönetmen Lars Von Trier sinema hayatı boyunca diğer yönetmenlerden daha aykırı olarak durduğu çizgide; aykırı filmlerine bir yenisini daha ekliyor. Antichrist ile rahatsız edicilik seviyesini bir hayli yükseltip taraflı tarafsız herkesi ikiye bölen yönetmen, geçtiğimiz yıl Melancholia‘nın gösteriminden sonra ettiği sözler sebebiyle festivalde “persona non grota” ilan edilerek kendisinden bir hayli söz ettirmişti. The Nymphomaniac projesi ise tüm işlerinden farklı olacağa benziyor.

Bir kadının doğumundan 50 yaşına dek uzanan yaşam sürecindeki cinsel yaşamını konu edinecek olan film; tüm dünyada izlenebilmesi açısından “hardcore” ve “softcore” olarak iki versiyonda çekilecek. Oyuncu konusunda ise şu an için kesinleşen ilk isim Antichrist ve Melancholia‘da baş rolü verdiği Charlotte Gainsbourg oldu. Alexander Skarsgård ise bir röportajında Von Trier ile tekrar çalışmak istediğini, hatta babasının filmde yer alabileceğini söyledi. Tekrar bir Willem Dafoe hamlesi beklemek ise fazla hayalcilik olmayacaktır?

Tüm bu gelişmelerin dışında filmin ne zaman piyasaya sürüleceği ise merak konusu. Filmin yapımcısı Peter Aalbæk Jensen, filmin çekimlerinin bu yaz Almanya’da başlayacağını ve Cannes 2013‘e yetiştirmeye çalışacaklarını söylüyor. Fakat ortada Lars Von Trier‘in Cannes’da istenmeyen adam ilan edilme durumu var ki, bu tartışmalara yol açıyor. Böylesine güçlü olabilecek bir filmi Cannes’ın reddebileceği düşünülmüyor, üstelik sadece Lars Von Trier‘in istenmeyen adam ilan edilmesi ve yapımcı şirket Zentropa için bu durumun geçerli olmadığı, hatta Vinterberg‘in yeni filmi Jagten‘in bu yıl Cannes programına dahil edilmiş olması filmin yüksek ihtimalle Cannes 2013’te yer alacağını gösteriyor. Bekleyip görelim..

2012 Cannes Film Festivali Programı

Bu yıl 16-27 Mayıs tarihleri arasında 65.’si düzenlenecek olan Cannes Film Festivali’nde yarışacak filmler Patis’te bir basın toplantısıyla açıklandı. Toplam 1779 filmin başvurduğu festivalde, bu sene 26 değişik ülkeden film gösterilecek; Altın Palmiye içinse 21 film yarışacak. Ünlü İtalyan yönetmen Nanni Moretti‘nin ana yarışmanın jüri başkanlığını, Tim Roth’un Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) bölümünün jüri başkanlığını, Berenice Bejo’nun ise açılış ve kapanış seromonisini yapacağı festival; Wes Anderson‘un yeni filmi Moonrise Kingdom ile açılacak. Claude Miller‘ın Audrey Tautou‘yu baş role koyduğu Therese D ile kapanacak olan festivalde Dünya Sineması’nın unutulmaz filmlerinden Sergio Leone imzalı “Once Upon Time In America” restore edilmiş haliyle özel bir gösterimle seyirci karşısına çıkacak.

Yarışma Kategorisi

  • ON THE ROAD (Walter Salles)
  • COSMOPOLIS (David Cronenberg)
  • AMOUR (Michael Haneke)
  • VOUS N’AVEZ ENCORE RIEN VU (Alain RESNAIS)
  • DE ROUILLE ET D’OS (Jacques AUDIARD)
  • MOONRISE KINGDOM (Wes ANDERSON)
  • HOLY MOTORS (Leos CARAX)
  • THE PAPERBOY (Lee DANIELS)
  • KILLING THEM SOFTLY (Andrew DOMINIK)
  • REALITY (Matteo GARRONE)
  • LAWLESS (John HILLCOAT)
  • IN ANOTHER COUNTRY (Sangsoo HONG)
  • TASTE OF MONEY (Sangsoo IM)
  • LIKE SOMEONE IN LOVE (Abbas KIAROSTAMI)
  • THE ANGELS’ SHARE (Ken LOACH)
  • BEYOND THE HILLS (Cristian MUNGIU)
  • BAAD EL MAWKEAA (Yousry NASRALLAH)
  • MUD (Jeff NICHOLS)
  • POST TENEBRAS LUX (Carlos REYGADAS)
  • PARADIES: Liebe (Ulrich SEIDL)
  • JAGTEN (Thomas VINTERBERG)
  • IN THE FOG (Sergei Loznitsa)
Yarışma Dışı
  • DARIO ARGENTO’S DRACULA (Dario ARGENTO)
  • AI TO MAKOTO (Takashi MIIKE)
  • IO E TE (Bernardo BERTOLUCCI)
  • MADAGASCAR 3, EUROPE’S MOST WANTED (Eric DARNELL ve Tom McGRATH)
  • HEMINGWAY & GELLHORN (Philip KAUFMAN)
  • THERESE DESQUEYROUX (Claude MILLER)

Özel Gösterimler

  • DER MÜLL IM GARTEN EDEN (Fatih AKIN)
  • ROMAN POLANSKI: A FILM MEMOIR (Laurent BOUZEREAU)
  • THE CENTRAL PARK FIVE (Ken BURNS, Sarah BURNS ve David MCMAHON)
  • LES INVISIBLES (Sébastien LIFSHITZ)
  • JOURNAL DE FRANCE (Claudine NOUGARET ve Raymond DEPARDON)
  • A MUSICA SEGUNDO TOM JOBIM (Nelson PEREIRA DOS SANTOS)
  • VILLEGAS (Gonzalo TOBAL)
  • MEKONG HOTEL (Apichatpong WEERASETHAKUL)

Berlirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünün programı şöyle;

  • MISS LOVELY (Ashim AHLUWALIA)
  • LA PLAYA (Juan Andrés ARANGO)
  • LES CHEVAUX DE DIEU (Nabil AYOUCH)
  • TROIS MONDES (Catherine CORSINI)
  • ANTIVIRAL (Brandon CRONENBERG)
  • DIAS EN LA HABANA (B. DEL TORO)
  • LE GRAND SOIR (Benoit DELEPINE ve Gustave KERVERN)
  • LAURENCE ANYWAYS (Xavier DOLAN)
  • DESPUES DE LUCIA (Michel FRANCO)
  • AIMER A PERDRE LA RAISON (Joachim LAFOSSE)
  • MYSTERY (LOU Ye)
  • STUDENT (Darezhan OMIRBAYEV)
  • LA PIROGUE (Moussa TOURE)
  • ELEFANTE BLANCO (Pablo TRAPERO)
  • CONFESSION OF A CHILD OF THE CENTURY (Sylvie VERHEYDE)
  • 11.25 THE DAY HE CHOSE HIS OWN FATE (Koji WAKAMATSU)
  • BEASTS OF THE SOUTHERN WILD (Benh ZEITLIN)
%d blogcu bunu beğendi: