Kategori arşivi: Sinema Haberleri

2013 Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Aday Adayları

26 Şubat 2013′de sahiplerini bulacak olan Oscar’lar için tüm kategorilerde tahminler, tüyolar ve başlı başına tüm “dedikodular” filizlenmeye başladı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da en çekişmeli yarışa sahne olacak kategorilerden biri de Yabancı Dilde En İyi Film kategorisi. Kategori için, önce tüm ülkelerin film listeleri, daha sonra 9 filmlik bir liste ve son olarak finale kalacak olan 5 filmlik seçki için ülkelerin Oscar’a gönderecekleri filmler yavaş yavaş şekillenmekte.

AmourPieta ve Dupa Dealuri gibi Cannes ve Venedik Film Festivallerinden ödülle dönen filmlerin  Oscar için adaylıklarının açıklanması kıyasıya bir yarışın olacağını da belli eder nitelikte.

Afganistan: Syngue Sabour (The Patience Stone), Atiq Rahimi
Arnavutluk: Pharmakon, Joni Shanaj
CezayirZabana!, Saïd Ould Khelifa
ArjantinInfancia Clandestina (Clandestine Childhood), Benjamín Ávila
ErmenistanIf Only Everyone, Nataliya Belyauskene
AvustralyaLore, Cate Shortland
AvusturyaAmour (Love), Michael Haneke
AzerbaycanButa, Ilgar Najaf
BangladeşGhetuputra Komola (Pleasure Boy Kamola), Humayun Ahmed
BelçikaÀ perdre la raison (Our Children), Joachim Lafosse
Bosna HersekDjeca (Children of Sarajevo), Aida Begic
BrezilyaO Palhaço (The Clown), Selton Mello
BulgaristanKecove (Sneakers), Ivan Vladimirov and Valeri Yordanov
KamboçyaLost Loves, Chhay Bora
KanadaRebelle (War Witch), Kim Nguyen
ŞiliNo, Pablo Larraín
ÇinCaught in the Web, Chen Kaige
KolombiyaEl Cartel de los Sapos, Carlos Moreno
HırvatistanLjudožder vegetarijanac (Cannibal Vegetarian), Branka Schmidta
Çek CumhuriyetiVe stínu (In The Shadow of the Horse), David Ondříček
DanimarkaEn Kongelig Affære (A Royal Affair), Nikolaj Arcel
Dominik CumhuriyetiJaque Mate (Check-Mate), José María Cabral
EstonyaSeenelkäik (Mushrooming), Toomas Hussar
FinlandiyaPuhdistus (Purge), Antti Jokinen
FransaIntouchables (The Intouchables), Olivier Nakache and Eric Toledano
GürcistanKeep Smiling, Rusudan Chkonia
AlmanyaBarbara, Christian Petzold
YunanistanAdikos kosmos (Unfair World), Filippos Tsitos
GrönlandInuk, Mike Magidson
Hong KongDuo Mingjin (aka Dyut Ming Gam)(Life Without Principle), Johnnie To
MacasristanCsak a szél (Just the Wind), Benedek Fliegauf
IzlandaDjúpið (The Deep), Baltasar Kormákur
HindistanBarfi!, Anurag Basu
EndonezyaSang Penari (The Dancer), Ifa Isfansyah
IsrailLemale Et Ha’Chalal (Fill The Void), Rama Burshtein
ItalyaCesare deve morire (Caesar Must Die), Paolo and Vittorio Taviani
Japonya: Kazoku no kuni (Our Homeland), Yong-hi Yang
Kazakistan: Zhau Zhurek Myn Bala (Myn Bala: Warriors of the Steppe), Akan Satayev
Kenya: Nairobi Half Life, David Tosh Gitonga
LetonyaGolfa straume zem ledus kalna (aka Golfstrim pod aysbergom)(Gulf Stream Under the Iceberg), Yevgeny Pashkevich
LitvanyaRamin, Audrius Stonys
Makedonya: Treto poluvreme (The Third Half), Darko Mitrevski
MeksikaDespués de Lucía (After Lucia), Michel Franco
FasMort à vendre (Death for Sale), Faouzi Bensaïdi
HollandaKauwboy, Boudewijn Koole
NorveçKon-Tiki by Joachim Rønning and Espen Sandberg
FilistinLamma Shoftak (When I Saw You), Annemarie Jacir
PeruLas Malas Intenciones (The Bad Intentions), Rosario García-Montero
FilipinlerBwakaw, Jun Lana
Polonya80 milionów (80 Millions), Waldemar Krzystek
PortekizSangue do meu Sange (Blood of My Blood), João Canijo
RomanyaDupă dealuri (Beyond the Hills), Cristian Mungiu
RusyaBelyy Tigr (White Tiger), Karen Shakhnazarov
SırbistanKad svane dan (When Day Breaks), Gorana Paskaljevića
SlovakyaAž do mesta Aš (Made in Ash), Iveta Grófová
Slovenya: Izlet (A Trip), Nejc Gazvoda
Güney AfrikaUmfaan (Little One), Darrell Roodt
Güney Kore: 피에타 Pieta, Kim Ki-Duk
İspanyaBlancanieves, Pablo Berger
İsveçHypnotisören (The Hypnotist), Lasse Hallström
İsviçre: L’enfant d’en haut (Sister), Ursula Meier
TayvanTouch of the Light, Chang Rong-ji (aka Chang Jung-chi)
TaylandFon Tok Kuen Fah (Headshot), Pen-Ek Ratanaruang
TürkiyeAteş’in Düştüğü Yer (Where the Fire Burns), İsmail Güneş
UkraynaFirecrosser, Mykhailo Illienko
UruguayLa Demora (The Delay), Rodrigo Plá
VenezuelaPiedra, Papel o Tijera (Rock, Paper, Scissors), Hernán Jabes
VietnamMùi cỏ cháy (The Scent of Burnt Grass), Nguyễn Hữu Mười

İran: İran, bu sene Oscar’ı boykot etme kararı aldı.

 

 

 

Reklamlar

Gelecek Filmler ~The Other Dream Teams

1992 Barselona yaz olimpiyatları. Soğuk savaş henüz bitmiş, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşip, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı dönemler. Letonya, Estonya ve Litvanya gibi baltık ülkeleri 1936’dan beri ilk defa kendi takımlarını olimpiyatlara gönderirken, diğer Sovyetler Birliği ülkeleri ise “bağımsız ülkeler” kategorisinde olimpiyatlarda yarışıyordu. Öyle ki 1972’den beri sürekli boykotlara maruz kalan olimpiyatlar, ilk defa neredeyse tüm ülkelerin katılımıyla boykotsuz bir şekilde, tarihin en büyük katılımlarına sahne oluyordu.

Herkesin aklında Barselona Olimpiyatları için kalan en önemli detay; kuşkusuz Michael Jordan, Magic Johnson, Larry Bird ve diğer NBA yıldızlarının önlerine gelen her rakibi adeta sürklase ederek altın madalyaya ulaştıkları o unutulmaz performans yer alıyordur. Veyahut Elana Meyer ile Derartu Tulu‘nun 10.000 metre yarışındaki mücadelesi, GuardiolaAbelardo ve Kiko‘lu İspanya Milli Takımı’nın şampiyonluğu, Naim Süleymanoğlu‘nun altın madalyası vs.

Fakat tüm bunların dışında öyle bir hikaye var ki; yad etmeye, dillendirmeye şayan nitelikte. ’88 Seul Olimpiyatları‘nda Amerika’nın önünde şampiyon olan Sovyetler Birliği takımının iki yıldızı Sarunas Marciulionis ve Arvydas Sabonis, 4 yıl sonra bu sefer bağımsız Litvanya adına oynayarak hem Litvanya takımının bronz madalyaya ulaşmasını sağlayacak hem de komünizmin zincirlerinden kurtulan yeni ve bağımsız Litvanya’nın demokrasi sembolü olacaklardır.

İşte tüm bu hikayeden hareketle; Douchebag, The Way Back ve Like Crazy gibi filmlerin yapımcılığını yapan Marius A. Markevicius, bu unutulmaz mücadeleyi beyaz perdeye taşıdı. “The Other Dream Team” adıyla bu yıl Sundance Film Festivali‘nde dünya prömiyerini yapan belgesel; herhangi bir ödülle dönememesine rağmen ciddi şekilde övgülere mazhar oldu. Eylül’den itibaren dünya genelinde festivalleri dolaşacak olan belgesel, Türkiye’ye uğrar mı bilinmez fakat, hikayeyi ve filmi takip etmek, izleme şansına erişildiğinde izlemek gerek. Özellikle geçtiğimiz yıl Türkiye’de de gösterilen The Two Escobar ve Senna‘dan sonra spor belgesellerinin genel anlamda belli bir kaliteyi tutturduğunu söylemek yanlış olmayacak. Bu iki belgeselin başarısından hareketle, ilgi çekici olan The Other Dream Team‘i de kenara köşeye not etmekte fayda var..

2012 Cannes Film Festivali Programı

Bu yıl 16-27 Mayıs tarihleri arasında 65.’si düzenlenecek olan Cannes Film Festivali’nde yarışacak filmler Patis’te bir basın toplantısıyla açıklandı. Toplam 1779 filmin başvurduğu festivalde, bu sene 26 değişik ülkeden film gösterilecek; Altın Palmiye içinse 21 film yarışacak. Ünlü İtalyan yönetmen Nanni Moretti‘nin ana yarışmanın jüri başkanlığını, Tim Roth’un Un Certain Regard (Belirli Bir Bakış) bölümünün jüri başkanlığını, Berenice Bejo’nun ise açılış ve kapanış seromonisini yapacağı festival; Wes Anderson‘un yeni filmi Moonrise Kingdom ile açılacak. Claude Miller‘ın Audrey Tautou‘yu baş role koyduğu Therese D ile kapanacak olan festivalde Dünya Sineması’nın unutulmaz filmlerinden Sergio Leone imzalı “Once Upon Time In America” restore edilmiş haliyle özel bir gösterimle seyirci karşısına çıkacak.

Yarışma Kategorisi

  • ON THE ROAD (Walter Salles)
  • COSMOPOLIS (David Cronenberg)
  • AMOUR (Michael Haneke)
  • VOUS N’AVEZ ENCORE RIEN VU (Alain RESNAIS)
  • DE ROUILLE ET D’OS (Jacques AUDIARD)
  • MOONRISE KINGDOM (Wes ANDERSON)
  • HOLY MOTORS (Leos CARAX)
  • THE PAPERBOY (Lee DANIELS)
  • KILLING THEM SOFTLY (Andrew DOMINIK)
  • REALITY (Matteo GARRONE)
  • LAWLESS (John HILLCOAT)
  • IN ANOTHER COUNTRY (Sangsoo HONG)
  • TASTE OF MONEY (Sangsoo IM)
  • LIKE SOMEONE IN LOVE (Abbas KIAROSTAMI)
  • THE ANGELS’ SHARE (Ken LOACH)
  • BEYOND THE HILLS (Cristian MUNGIU)
  • BAAD EL MAWKEAA (Yousry NASRALLAH)
  • MUD (Jeff NICHOLS)
  • POST TENEBRAS LUX (Carlos REYGADAS)
  • PARADIES: Liebe (Ulrich SEIDL)
  • JAGTEN (Thomas VINTERBERG)
  • IN THE FOG (Sergei Loznitsa)
Yarışma Dışı
  • DARIO ARGENTO’S DRACULA (Dario ARGENTO)
  • AI TO MAKOTO (Takashi MIIKE)
  • IO E TE (Bernardo BERTOLUCCI)
  • MADAGASCAR 3, EUROPE’S MOST WANTED (Eric DARNELL ve Tom McGRATH)
  • HEMINGWAY & GELLHORN (Philip KAUFMAN)
  • THERESE DESQUEYROUX (Claude MILLER)

Özel Gösterimler

  • DER MÜLL IM GARTEN EDEN (Fatih AKIN)
  • ROMAN POLANSKI: A FILM MEMOIR (Laurent BOUZEREAU)
  • THE CENTRAL PARK FIVE (Ken BURNS, Sarah BURNS ve David MCMAHON)
  • LES INVISIBLES (Sébastien LIFSHITZ)
  • JOURNAL DE FRANCE (Claudine NOUGARET ve Raymond DEPARDON)
  • A MUSICA SEGUNDO TOM JOBIM (Nelson PEREIRA DOS SANTOS)
  • VILLEGAS (Gonzalo TOBAL)
  • MEKONG HOTEL (Apichatpong WEERASETHAKUL)

Berlirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünün programı şöyle;

  • MISS LOVELY (Ashim AHLUWALIA)
  • LA PLAYA (Juan Andrés ARANGO)
  • LES CHEVAUX DE DIEU (Nabil AYOUCH)
  • TROIS MONDES (Catherine CORSINI)
  • ANTIVIRAL (Brandon CRONENBERG)
  • DIAS EN LA HABANA (B. DEL TORO)
  • LE GRAND SOIR (Benoit DELEPINE ve Gustave KERVERN)
  • LAURENCE ANYWAYS (Xavier DOLAN)
  • DESPUES DE LUCIA (Michel FRANCO)
  • AIMER A PERDRE LA RAISON (Joachim LAFOSSE)
  • MYSTERY (LOU Ye)
  • STUDENT (Darezhan OMIRBAYEV)
  • LA PIROGUE (Moussa TOURE)
  • ELEFANTE BLANCO (Pablo TRAPERO)
  • CONFESSION OF A CHILD OF THE CENTURY (Sylvie VERHEYDE)
  • 11.25 THE DAY HE CHOSE HIS OWN FATE (Koji WAKAMATSU)
  • BEASTS OF THE SOUTHERN WILD (Benh ZEITLIN)

Gelecek Filmler ~ Laurence Anyways

David Cronenberg‘in Cosmopolis‘i ile Jacques Audiard imzalı Rust And Bone‘un Cannes için programda yer alma ihtimalleri neredeyse kesinleşmişken, J’ai Tue Ma Mere ile genç yaşında müthiş bir çıkış yakalayıp daha sonra bu çıkışı Les amours imaginaires ile taçlandıran genç dahi yönetmen Xavier Dolan‘ın programda yer alması güçlü ihtimal olan son filmi Laurence Anyways‘ten ilk kareler gelmeye başladı.

Xavier Dolan, yeni filminde 1989’da 30. yaş gününe basan Laurence ile sevgilisi arasında yaşanan gel-gitli ilişkisi üzerine odaklanmanın yanısıra toplumsal karışıklıkları, çiftin hem kendi aralarında hem de aileleriyle olan ilişkilerinde yaşadıkları çıkmazları kendine has üslubuyla sergileyecek. Film için henüz bir gösterim tarihi kesinleşmedi fakat söylediğim gibi Cannes’da dünya prömiyerini yapması yüksek ihtimal. Şimdilik gelen ilk kareler ve fragman ile yetinelim..

62. Berlin Film Festivali Programı

9 – 19 Şubat tarihleri arasında bu yıl 62.si düzenlenecek olan Berlin Film Festivali’nin programı kesinleşti. Altın ve Gümüş Ayı için bu yıl 18 film yarışacak. İki özel gösterimin de yer aldığı programda yarışma dışında da 5 film gösterilecek. Ülkemizden 2 film de çeşitli bölümlerde festival kapsamında gösterilecek. Reis Çelik yönetimindeki “Lal Gece“, Generatin 14plus bölümünde, Emin Alper‘in yönettiği “Tepenin Ardı” ise Forum bölümünde gösterilecek.

Meryl Streep‘e Onur Ödülü verilecek olan festivalin bu yıl jüri başkanlığı ünlü yönetmen Mike Leigh yapacak. Jüride geçen yılın Altın Ayı sahipli yönetmen Asghar Farhadi, François Ozon, Charlotte Gainsbourg, Anton Corbijn, Jake Gyllenhaal, Boualem Sansal ve Barbara Sukowa yer alacak.

Yarışma programı şöyle;

Yarışma Bölümü

  • Açılış filmiLes adieux à la Reine (Farewell My Queen), Benoït Jacquot
  • A moi seule (Coming Home), Frédéric Videau
  • Aujourd’hui (Tey), Alain Gomis
  • Bai lu yuan (White Deer Plain), Wang Quan’an
  • Barbara, Christian Perzold
  • Captive (Captured), Brillante Mendoza
  • Cesare deve morire (Caesar Must Die), Paolo & Vittorio Taviani
  • Csak a szél (Just The Wind), Bence Fliegauf
  • Dictado (Childish Games), Antonio Chavarrías
  • En Kongelig Affære (A Royal Affair), Nikolaj Arcel
  • Gnade (Mercy), Matthias Glasner
  • Jayne Mansfield’s Car, Billy Bob Thornton
  • Kebun binatang (Postcards From The Zoo), Edwin
  • L’Enfant d’en haut (Sister), Ursula Meier
  • Metéora (Meteora), Spiros Stathoulopoulos
  • Rebelle (War Witch), Kim Nguyen
  • Tabu, Miguel Gomes, Portugal
  • Was bleibt (Home For The Weekend), Hans-Christian Schmid

Yarışa Dışı Program

  • Bel Ami, Declan Donnellan
  • Extremely Loud And Incredibly Close, Stephen Daldry
  • Flying Swords Of Dragon Gate, Tsui Hark
  • Jin líng Shi San Chai (The Flowers of War), Zhang Yimou
  • Shadow Dancer, James Marsh

Özel Gösterimler

  • Haywire, Steven Sodenberg
  • Tribute to Meryl StreepThe Iron Lady, Phyllida Lloyd

Festivalde gösterilecek tüm filmlere şuradan ulaşılabilir.

2012 Sundance Film Festivali Ödülleri

Ünlü yönetmen Robert Redford tarafından kurulan ve dünyanın en büyük bağımsız film festivali olan Sundance Film Festivali‘nin bu yılki ödülleri de sahiplerini buldu. Her sene Oscar yarışından önce arada kalmış ve dikkat çekilmesi elzem olan çoğu filmi görücüye çıkaran festival zaman zaman Oscar’a da adaylıklar göndererek ünvanının hakkını veriyor. (Bkz. Winter’s Bone, Precious, Four Lions) Festivalin ağır toplarını çok zaman sonra görebiliyor olsak da !f istanbul ve Sundance Instute iş birliği ile bir kaç filmi sıcağı sıcağına görme fırsatımızın olması sevindirici oluyor.

Bu yılki Sundance heyecanı Türk izleyicisi için daha bir artmış durumdaydı. Öyle ki festival, ilk defa bir Türk filmini yarışmaya kabul edecekti. Raşit Çelikezer imzalı Can, Dünya Sineması kategorisinde büyük ödül için yarıştı. Festivale katılan ilk Türk filmi özelliğine sahip olan Can, bu festivalden ödülle dönen ilk Türk filmi ünvanının da sahibi oldu. Can, Dünya Sineması kategorisinde Jüri Özel Ödülü‘ne layık görüldü. Artık parmakla sayılacak düzeyde olsa da uluslar arası festivallerinin dikkatini çeken filmler çıkartabiliyor olmamız gurur kaynağı iken, İki Dil Bir Bavul‘un yönetmenleri Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan‘ın yeni filmi Babamın Sesi‘nin Rotterdam‘dan gelecek güzel haberlerini duymayı umuyoruz.

Bu seneki ödüller şöyle;

Dünya Sineması Kategorisi

  • Belgesel Dalında Büyük Jüri Ödülü : Searching for Sugar Man
  • En İyi Kurgu: Indie Game: The Movie
  • Belgesel Dalında Jüri Özel Ödülü : The Law in These Parts (Ra’anan Alexverowicz)
  • Drama Dalında Jüri Özel Ödülü : Can (Rasit Celikezer)
  • Drama En İyi Görüntü Yönetimi: David Raedeker (My Brother the Devil)
  • Belgesel En İyi Görüntü Yönetimi: Lars Skree (Putin’s Kiss)
  • Belgesel Dalında En İyi Yönetmen: Emad Burnat ve Guy Davidi, 5 Broken Cameras
  • Drama Dalında Jüri Ödülü : Violeta Went to Heaven
  • Drama Dalında En İyi Yönetmen : Teddy Bear
  • Drama Dalında En İyi Senaryo: Young & Wild

Ulusal Yarışma Kategorisi

  • En İyi Belgesel: The House I Live In (Eugene Jarecki)
  • En İyi Film: Beasts of the Southern Wild (Benh Zeitlin)
  • Belgesel Dalında Özel Jüri Ödülü: Love Free or Die ve Ai Weiwei: Never Sorry
  • Bağımsız Drama Filmi Özel Jüri Ödülü: Jonathan Schwartz ve Verea Sperling
  • En İyi Oyuncu Kadrosu: The Surrogate
  • Belgesel Dalında En İyi Görüntü Yönetimi: Chasing Ice (Jeff Orlowski)
  • Drama Dalında En İyi Görüntü Yönetimi: Beasts of the Southern Wild (Ben Richardson)
  • Belgesel Dalında En İyi Kurgu: Detropia (Enat Sidi)
  • En İyi Senaryo Ödülü: Safety Not Guaranteed (Derek Connolly)
  • Belgesel Dalında En İyi Yönetmen: The Queen of Versailles (Lauren Greenfield)
  • Drama Dalında En İyi Yönetmen: Middle of Nowhere (Ava DuVernay)

Seyirci Kategorisi

  • Geleceğin En İyisi: Sleepwalk With Me (Mike Birbiglia)
  • En İyi Kısa Film: The Debutante Hunters, Maria White
  • Belgesel Dalında En İyi Dünya Sineması Filmi: Searching for Sugar Man (Malik Bendjelloul)
  • Drama Dalında En İyi Dünya Sineması Filmi: Valley of Saints (Musa Syeed)
  • En İyi Ulusal Belgesel: The Invisible War (Kirby Dick)
  • En İyi Ulusal Drama Filmi: The Surrogate (Ben Lewin)

2012 Goya Adayları

İspanya’nın Oscar’ı olarak kabul edilen Goya ödüllerinin bu seneki adaylıkları belli oldu. Pedro Almodovar‘nın son filmi “La piel que habitonun 16 adaylıkla başı çektiği ödüllere 14 dalda aday olan yönetmen Enrique Urbizu‘nın ”No habrá paz para los malvados” isimli filmini Blackthorn 11 adaylıkla izliyor. Ödüller 19 Şubat’ta verilecek.

26. Goya adaylıkları şu şekilde:

En İyi Film
Blackthorn (Sin destino)
La piel que habito
La voz dormida
No habrá paz para los malvados

En İyi Yönetmen
Mateo Gil, Blackthorn (Sin destino)
Pedro Almodóvar, La piel que habito
Benito Zambrano, La voz dormida
Enrique Urbizu, No habrá paz para los malvados

En İyi Erkek Oyuncu
Daniel Brühl, Eva
Antonio Banderas, La piel que habito
Luis Tosar, Mientras duermes
José Coronado, No habrá paz para los malvados

En İyi Kadın Oyuncu
Verónica Echegui, Katmandú. Un espejo en el cielo
Salma Hayek, La chispa de la vida
Elena Anaya, La piel que habito
Inma Cuesta, La voz dormida

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Lluís Homar, Eva
Juanjo Artero, No habrá paz para los malvados
Raúl Arévalo, Primos
Juan Diego, 23-F: la película

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Maribel Verdú, De tu ventana a la mía
Pilar López de Ayala, Intruders
Ana Wagener, La voz dormida
Goya Toledo, Maktub

En İyi Avrupa Filmi
Melancholia (Danimarka)
Jane Eyre (İngiltere)
The Artist (Fransa)
Carnage (Fransa)

İspanyolca En İyi Yabancı Film
Boleto al paraíso (Küba)
Miss Bala (Meksika)
Un cuento chino (Arjantin)
Violeta se fue a los cielos (Şili)

Yabancı Dilde Film Oscar Aday Adayları

Nuri Bilge Ceylan‘ın Cannes‘daki katman katman süregelen göreceli başarısından sonra Oscar alma şansı ciddi şekilde dillendirilmeye başlandı. Son olarak Cannes Film Festivali‘nde Dardenne kardeşlerin Le Gamin Au Velo filmiyle beraber Jüri Özel Ödülü‘nü paylaşan Ceylan, Bir Zamanlar Anadolu‘da ile kuşkusuz kariyerinin zirvesine ulaşmış durumda. Önceki filmlerine nazaran radikal yeniliklere bir hayli göz kırpan yönetmen, 157 dakikalık destansı bir film ortaya koymayı başarmış durumda. Nitekim; Türkiye’nin uluslararası alanda en çok tanınan ve saygı duyulan yönetmeni olan Ceylan, kendisi hakkında söylenen ve artık klişe haline gelmiş olan “fotoğraflardan film oluşturuyor, çok sıkıcı, anlamsız” söylemlerine de beyazperdeden tokat gibi bir cevap verdi. Öyle ki; film gerek Cannes’da, gerekse katıldığı diğer uluslararası festivallerden övgüye boğulurken ülkemizde de bir hayli beğenilmiş durumda (Hıncal Uluç hariç.) Kabul etmek gerekir ki Ceylan, ülke standartlarının çok çok üstünde bir film yaparak, hem kendi çıtasını yükseltti hem de diğer Türk yönetmenlerin -kendi potansiyellerini gözden geçirmesine aleni bir şekilde ortam hazırladı.

Durum böyleyken Nuri Bilge Ceylan ve Bal ile Semih Kaplanoğlu‘nun başarısının ardından hele de böyle bir film mevzu bahis iken Oscar düşüncesi ciddi şekilde sağlam temellere dayanılarak dışa vuruluyor. Akademiye başvuru için gönderilen aday adaylarına bakacak olursak Bir Zamanlar Anadolu’nun 9 filmlik listeye kesinlikle kalacağı düşüncesindeyim. Ve bundan sonrası çok daha kolay. 9 filmlik listeden Oscar için yarışacak 5 film seçileceği zaman çok daha kesin konuşulabilir fakat, fikrimce bu kez Nuri Bilge Ceylan, büyük ödüle kadar uzanacak.

Bir Zamanlar Anadolu‘danın rakipleri arasında ise ağır toplar mevcut. Bunları; İran‘ın bu yılki Berlinale fatihi Jodaeiye Nader az Simin, Bela Tarr‘ın başyapıtı A Torinoi Lo, Almanya’nın adayı Pina, Kaurismaki ustanın son filmi Le Havre, Pa Negre, Çin‘den The Flowers Of War ve sürpriz olarak beklediğim Rundskop. Son yıllarda üst üste son 5’e kalan adayları ile İsrail de Hearat Shulayim ile listeye girebilecek düzeyde. Nitekim Joseph Cedar‘ın 2007’de Beaufort ile adaylık alması bu yıl için listeye girmek açısından onun için bir avantaj olabilir, tabii filmin başarılı olduğu söylentileri en büyük etken olacaktır. Pina‘nın 9 filmlik listeye büyük ihtimalle gireceğini düşünsem de akademinin böyle şenlikli bir filmi seçebileceğini pek düşünmüyorum açıkcası. Aynı durum Çin’in adayı için de geçerli.

Agniezka Holland‘ın Europa Europa ile aldığı adaylıktan sonra şimdi de In Darkness filmi ise listeye göz kırpan önemli filmlerden biri gibi gözükürken; Where Do We Go Now?, Terraferma ve Bosna katliamını konu alan Belvedere‘nin de liste için yan adaylar olabilme olasılığı azımsanmayacak derecede gözüküyor. Tüm bu filmleri saymama rağmen hâlâ Bir Zamanlar Anadolu‘danın hissikablelvûku derecesinde büyük ödül için şanslı olduğunu düşünüyorum. 9 filmlik liste açıklandığında ve sonrasında final seçimlerini görmekle beraber daha net konuşulabilir, fakat şu an için durum böyle.

Filmekimi 2011 Programı

Uzun yaz tatilinin ardından sinemanın şehirdeki ayak seslerini tekrar hissetmektebizlere yardımcı olan en önemli etkinliklerden olan Filmekimi‘nin bu yılki programı da açıklandı. 8-15 Ekim tarihlerinde bu yıl 10.su düzenlenecek olan festival, bu yıl ne yazık ki sponsor olmadan yoluna devam edecek. Hemen hemen Cannes‘da gösterim bulan 30 filmlik listenin dışında, henüz açıklanmayan ve önümüzdeki günlerde açıklanması beklenen bir 10 filmlik daha kontenjan şu anda söz konusu. Beyoğlu, Atlas, Nişantaşı City’s ve Maçka GMall‘de gösterim bulacak filmler, ayrıca 10.yılın bir yeniliği olarak İstanbul dışında İzmir, Konya, Trabzon, Diyarbakır ve Bursa‘da da gösterilecek.

Festival için merakla beklenen filmlerin başında kuşkusuz Cannes Palme D’or sahibi The Tree Of Life geliyordu sanırım. Melancholia, Le Havre ve The Must Be Place de bu listenin başlarındaydı. Şimdilik The Tree Of Life ve Le Havre listede yer almazken, diğer 10 filmlik kontenjanda yer alması ümidimiz. Ayrıca Urszula Antoniak‘ın son filmi Code Blue, Joachim Trier‘in Cannes Camera D’or‘da gösterilen ve büyük beğeni toplayan filmi Oslo, 31 August ve Smafuglar, Sidasti Baerinn gibi muazzam kısa filmlerin İzlandalı yönetmeni Runar Runarsson‘un ilk uzun metrajlı filmi Volcano da benim beklediklerim arasında.

Programda yer alan filmler şöyle;

LE GAMIN AU VELO (Jean-Pierre Dardenne & Luc Dardenne)
MELANCHOLIA (Lars von Trier)
ELENA (Andrey Zvyagintsev)
SNOWTOWN (Justin Kurzel)
THE ARTIST (Michel Hazanavicius)
LA GUERRE EST DECLARÉE (Valérie Donzelli)
THIS IS NOT A FILM (Mojtaba Mirtahmasb & Cafer Panahi)
THIS MUST BE THE PLACE (Paolo Sorrentino)
•  WHERE DO WE GO NOW? (Nadine Labaki)
RESTLESS (Gus Van Sant)
CONTAGION (Steven Soderbergh)
A DANGEROUS METHOD (David Cronenberg)
WE NEED TO TALK ABOUT KEVIN (Lynne Ramsay)
TYRANNOSAUR (Paddy Considine)
TOMBOY (Céline Sciamma)
HWANGHAE (Na Hong-Jin)
THE FUTURE (Miranda July)
WILLKOMMEN IN DEUTSCHLAND (Yasemin Şamdereli)
CAFÉ DE FLORE (Jean-Marc Vallée)
BEGINNERS (Mike Mills)
THE DEVIL’S DOUBLE (Lee Tamahori)
HOLIDAY (Guillaume Nicloux)
JANE EYRE (Cary Joji Fukunaga)
MARGIN CALL (J.C. Chandor)
MY PIECE OF THE PIE (Cédric Klapisch)
LIFE IN A DAY (Kevin Macdonald)
SIMPLE SIMON (Andreas Öhman)
LE SKYLAB (Julie Delpy)
SLEEPING BEAUTY (Julia Leigh)
A CAT IN PARIS (Jean-Loup Felicioli & Alain Gagnol)

30. İstanbul Film Festivali’nin Ardından

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından AKBANK sponsorluğunda düzenlenen 30. İstanbul Film Festivali 17 Nisan Pazar günü sona erdi. İki hafta boyunca 7 sinemada, 528 seansta, 21 bölümde 52 ülkeden 256 yönetmenin 231 filminin gösterildiği festivali toplam 150 bin sinemasever izledi. Festival boyunca %80’e yakın dolulukla geçen film gösterimlerinin yanı sıra festival konukların katılımıyla renklenen yedi sinema dersi ve söyleşi, festivale özel iki konser, bir atölye çalışması ve bir sergiyle 16 gün boyunca İstanbul sinemaya doydu.

Genel olarak soğuk ve yağışlı havada devam eden festivalde, 20 filmi görme imkanı buldum. İlk haftada tatmin edici birşeyler göremezken, ikinci hafta bu açığı çok güzel filmler görerek kapatmak mümkün oldu. Bir festivalin daha sonuna gelirken, girdiğim tüm seansların neredeyse tamamen doluya yakın olması, dışarıdaki uzun kuyruklar ve seanslara son saniyede koşarak yetişmiş olmam aklımda kalan en önemli hadiseler olacak. İzlediğim filmlere şöyle bir göz atacak olursak;

Hævnen : Çok bekledim. Böyle bir film izlemeyi gerçekten çok bekledim. Beklentilerimi karşılayacağını, hatta mest edeceğini bile bile yine de gözümü kırpmadan kendimi büyüsüne bıraktığım Susanne Bier imzalı Hævnen; Afrika ve Danimarka arasında dokuduğu mekiklere şiddetin doğasını yerleştiriyor. Efter Brullyuppet ile aynı hissiyatı yaşatmış olması filmi göklere çıkartmak için yeterli bir sebep iken, senaryosu, kurgusu, müzikleri, kadrajları ve aşıladığı o “film gibi film” enerjisi filmi bambaşa yerlere koymayı elzem kılıyor. Elias ve Christian üzerinden sahne bulan Hæevnen, gerek akıp giderken gerekse bittiğinde birçok şeyi insana sorgulatacak derecede etkileyici. En iyilerden..

——————————————————————————————————————————–

A Separation : Boşanmak üzere olan ama çocuklarının velayeti konusunda ikileme düşen bir çiftin öyküsünü anlatan, About Elly ile iyice zihnimize kazınan Asghar Farhadi‘nin son harikası film; müthiş bir doğallığın, ulaşılması zor bir realitenin yansıması. İran‘ın toplumsal çıkmazları, din paradoksu ve yalanın çaresiz bedenlere gark edişinin hazin öyküsünü zihnimize kare kare kazıyan film; kadının aile ve toplumdaki yerinden tutun da vicdani hesaplaşmalara, duygusal çöküntülere uzanan geniş bir yelpazede birçok konuya değinirken, gerek yönetimsel gerekse oyunculuklar bakımından eşsiz bir yapım.A Seperation‘u anlatmaya bu cümleler az kalır..

——————————————————————————————————————————–

Bizim Büyük Çaresizliğimiz : Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından, Tatil Kitabı‘nın yönetmeni Seyfi Teoman tarafından sinemaya uyarlanan film; büyümeyi reddeden, çocukluktan beri arkadaş olan, ve bu arkadaşlığı kendilerinin deyimiyle “aşk” haline dönüştüren iki adamın hikayesi. Daha doğrusu büyümeyi reddeden iki kafadarın, henüz büyüyememiş bir kızın damdan düşer gibi hayatlarına girmesiyle düştükleri “çaresizliği” anlatan film; buraya methiyeler düzmeyi çok istesem de benim için festivalin ve de bu senenin en büyük hayal kırıklığı olacak gibi duruyor. Romana sadık kalsa da o hissiyatı veremeyen ve oyunculukların sınıfta kaldığı, başarısız bir uyarlama olarak zihnimde kalacak..

——————————————————————————————————————————–

Saç : Altın Lale Ulusal Yarışması‘dan “En İyi Film” dahil üç ödüle dönen Saç; Tayfun Pirselimoğlu‘nun Rıza ve Pus‘dan sonra çektiği üçlemenin son halkası. Tarlabaşı‘nda bir peruk dükkanı olan, takıntılı ve yakında kanserden öleceğini bilen bir adamın, saçını satan bir kadını tanımasıyla değişen hayatına ışık tutan film; sinematografik olarak ortaya belli başlı şeyler sürebilecek kapasitede olmasına rağmen izleyici için tam olarak 131 dakikalık bir işkence haline dönüşüyor. Uzun plan sekanslar ve neredeyse diyalogsuz anlatım ister istemez kopukluğa neden olurken, anlaşılabilir yanını da yitiriyor. Sanırım seyirci olarak henüz böyle filmlere hazır değiliz.

——————————————————————————————————————————–

Attenberg : Athena Rachel Tsangari‘nin ikinci uzun metrajı olan Attenberg;  Dogtooth‘un öteden beriden kırpılmış yeni bir şekle sokulmuş hali gibiydi. 23 yaşında, cinsellikten uzak ve babası tarafından dış dünyaya karşı izole edilmiş bir şekilde yetiştirilen bir kızın ekseni etrafında dönen film, festivalin “mayınlı” bölgesinde gösterilen en “mayınlı” yapımıydı aynı zamanda. Asla kötü bir film olarak nitelendirilemeyecek olan Attenberg, harika görüntüleriyle ve derinlikli senaryosuyla göz doldururken, değindiği noktalarla daha başından riskli bir hali de benimsiyordu. Belki de Dogtooth ile fena halde karşılaştırılıyor olması filme bir çizik atıyor..

——————————————————————————————————————————–

IncendiesWajdi Mouawad‘ın “Scorched” adlı ödüllü oyunundan uyarlanan Incendies; Maelström ve Polytechnique ile rüştünü ispatlamış olan Denis Villeneuve yönetiminde bu yıl Kanada’nın Oscar odayı olarak karşımıza çıktı. 1975 – 90 yılları arasında Lübnan‘da cereyan eden iç savaşı tüm çıplaklığıyla yansıtan Incendies, epizodik bir yapıyla; bu cehennemde dimdik ayakta durmayı başaran Nawal Marwan üzerinden dokunduğu siyasi, dini ve toplumsal konuların ekseninde hayli sert ve çarpıcı karelerle seyirciyi büyülüyor. Tokat gibi çarpan, bittiğinde bir yumru gibi insanın içine oturan, sarsıcı ve çarpıcı bir film izlemeye hazır olanlar Incendies’ı mutlaka görmeli.

——————————————————————————————————————————–

A torinói ló : Nietzsche, Torino‘da dolaşırken bir atın kırbaçlandığını görür, ata sarılır sonra da yere kapaklanır. Bu olayın ertesinde ise akli dengesini yitirir ve ölene kadar 11 yıl boyunca konuşmadan ve yatalak yaşar. Ünlü Macar auter Bela Tarr‘ın son filmim dediği A torinói ló, sinemaya ilgisi olan herkesin ömrü hayatında bir kez görmesi gereken ender yapımlardan. 450 dakikalık başyapıt Satantango‘dan sonra bu film de bir başyapıtın nasıl olması gerektiğini açıklıyor. Müthiş bir ahenk, şiirsellik ve hayranlık uyandıran kareler. Zihni allak bullak eden düşüncelere sevk eden, bu enfes yapımı mutlaka görün! 

——————————————————————————————————————————–

The Two Escobars : 80’lerin sonu 90’ların başında Kolombiya futbolunun uyuşturucu kartellerinin yardımıyla yükselişini, aynı dönemde Pablo Escobar‘la Kolombiya devleti arasında yaşanan amansız savaşı, Kolombiya milli takımının 1994 dünya kupası macerasını ve Andres Escobar‘ın trajedisini konu alan* bu harika belgesel, Jeff ve Michael Zimbalist yönetiminde, iki Escobar üzerinden spor,suç ve şiddet dünyasının keskin bir portresini gözler önüne seriyor. İzlediğim en iyi belgesellerden biri olan The Two Escobars, aynı zamanda bu sene film festivalinin en etkileyici filmlerindendi. Film; yine mutlaka görülmesi gereken yapımlar arasında..

——————————————————————————————————————————–

Sound Of Noise : Ola Simonsson ve Johannes Nilsson‘un 2001 yılında çektikleri “Music For One Apartment And Six Drummers” adlı kısa filmden sonra, yine aynı davulcularla çektiği kısa filmin uzun metrajlısı Sound Of Noise; dakikası dakikasına eğlenceli, izlemenin değil daha çok dinlemenin elzem olduğu olabildiğine absürd, olabildiğine eksantirik bir film. 6 davulcunun şehri kaplamış olan kirli müziğe karşı planladıkları müzikal eylemleri konu edinen film; kendinden türettiği dramatiğe o ufacık aşk sosunu da katmamış olsaydı falsosuz bir film olacaktı. Çok göze batmayan boşlukların dışında bir iskandinav filminin verebileceği tadı fazlasıyla veren Sound Of Noise; izlendiği için memnun edecek cinsten bir yapım.

——————————————————————————————————————————–

Mothers : Milcho Manchevski, Oscar adayı Before The Rain‘den sonra Dust ve Senki ile tatmin edememişken, tam 17 yıl sonra Mothers ile karşımıza çıktı. Tıpkı Before The Rain gibi, Mothers da üç Makedon şehrinde geçen üç hikâyeden oluşuyor. Fedakâr, kayıtsız, sevgi dolu, “olmayan” kadınlar üzerinden kurgu ile gerçek, dram ile belgesel arasındaki hassas ilişkinin altını çizmeyi planlayan Manchevski, ilk hikayesiyle anlaşılmaz ve zayıf, ikinciyle dramatik ve üçüncü hikayesiyle çarpıcı bir epizodik yapıma imza atmış. “Gerçeğin doğasını” sorguladığını söyleyen yönetmen, bunu zaman zaman başarsa da genele yayamasa da, yine de derdini anlatma yolunda bizleri ikna ediyor.

——————————————————————————————————————————–

PINA (3D) : Kuşkusuz Wim Wenders‘ın tarzına hayran kalmamak mümkün değil. Ünlü koreograf Pina Bausch‘un anısına çekilen PINA da tam da bu yörüngede festivalin ilk gününde iki seansta da full oynadı. Fitaş‘ın gözlük demeye bin şahit isteyen gözlükleriyle, yine de izleme fırsatı bulduğum için çok şanslıydım. Başından sonuna dek, gerek renkleriyle, gerek kadrajlarıyla ve gerekse muhteşem dans gösterileriyle müthiş bir görsel şölene tanık olduk. Wim Wenders‘in izleyiciyi filmin içine adapte etmekteki o kendine has mizacı, PINA‘ya olan saygı duruşunu bir kademe daha yükseltiyor demek yanlış olmayacak. Festivalde kaçıranlara bir müjde olarak; film, 29 Nisan’da sadece 2 haftalığına vizyonda olacak.

——————————————————————————————————————————————–

Hjem Til Jul : Bent Hamer‘i sevmek için Eggs, Salmer Fra Kjokkenet ve O’Horten gibi filmler yeter de artar bile. Öyle ki pek sevdiğimiz Kuzeyden, sıradan insanların hayatına odaklanıp, izleyiciye aşıladığı o sıcak ve bir o kadar da trajikomik mizahı kendisine dair alışılageldik bir tarza dönüştü. Bu son filminde de Noel’i bu bazı sıradan insanlar için başlangıç, bazıları için bitiş noktası olarak gösterip, acı-tatlı insan maceraları ekseninde ölüm ile yaşam arasında etkileyici bir bağ oluşturuyor. Önceki filmlerinden ne iyi ne de kötü. Görmek birşey kaybettirmeyecektir. Tabii ki o son sahnedeki auroraların müthiş hatrı var!

——————————————————————————————————————————————–

Morgen : Romen yönetmen Marian Crisan‘ın ilk uzun metrajı Morgen, ilginç olabilecek konusuyla –Romanya sinemasına olan sempatimden ötürü– dikkatimi çekmişti. Türk oyuncu Yılmaz Yalçın‘ın da başrolde olduğu film, Almanya‘ya oğlunu bulmaya giden bir babanın Romanya‘nın bir köyünde geçirdiği günlere odaklanıyor. Mültecilerin sıkıntılarına, çaresizliklerine ve “dil”sizliğe değinen Morgen, konusuna katmaya çalıştığı sosyo-politik hicivlerin zayıflığı sebebiyle karman çorman bir hal alıyor. Belgesel yaklaşımına da yakın anlatımıyla aslında türevlerinin (bkz. Welcome) aksine derdini anlatamayan bir film olarak hafızalarda kalıyor..

——————————————————————————————————————————————–

Miral : Rula Jebreal‘ın aynı adlı muhteşem romanından Le Scaphandre Et Le Papillon filminin yönetmeni Julian Schnabel tarafından sinemaya uyarlanan Miral, 1948 yılında İsrail devleti kurulduktan sonra paylaşılan topraklarda bir yetimhane açmaya çalışan Hind Husseini‘nin hikayesi anlatıyor. Okuduğum en etkileyici romanlardan biri olan Miral‘in filmi için aynı şeyleri söylemek ne yazık ki mümkün değil. Roman uyarlaması filmlerin düştüğü duruma düşen, karakterlerini yüzeysellikten kurtaramayan ve romanın o inanılmaz hissiyatını yansıtamayan Miral, başarısız bir yapım olarak dikkat çekiyor. Tom Waits‘in şarkılarını filmde duymak ise hoş..

——————————————————————————————————————————————–

Another Year : Olabildiğine doğal, yalın, boy diyaloglu ve fazlasıyla duygusal bir film olarak Another Year, tam olarak bir Mike Leigh filminin tüm öğelerini taşıyor. Ve bu haliyle biz izleyiciyi tatmin etmekte zorlanmıyor. Biraz Happy-Go-Lucky, biraz Naked ve biraz da Topsy-Turvy var, dibine kadar İngiliz karakterler var, hüzün var, ve en önemlisi Lesley Manville‘in muhteşem oyunculuğu var. Another Year, kaybedenler/yalnız olanlar ve aynı zamanda mutsuz olanlar ile onların tam aksi kutupta bulunanlar arasında izleyiciyi karakterler ışığında iki tarafa da mesafeli yaklaştırarak empati kurmaya davet ediyor. Yalnızlığın bu kadar saf tasvir edilmesi, hele o son sahnenin hüznü bambaşka yerlere götürüyor..

——————————————————————————————————————————————–

 La Vida Util : Federico Veiroj‘un yönettiği film, Uruguay‘ın Oscar adayı olarak görücüye çıktı. 25 yıldır teknisyen olarak çalıştığı sinematekin kapanmasıyla, yeni bir iş bulma ve dış dünyaya adapte olmaya alışan Jorge‘nin yaşamına odaklanan bu 67 dakikalık siyah-beyaz durağan film, gelişmekte olan ülkelerde kültürel kurumların sürekliliğini korumanın zorluklarına değinirken, Jorge‘nin sinemaya olan aşkına hüzünlü bir dokunuş yapmayı da ihmal etmiyor. Bağımsız sinema namına üzerine düşen görevi yerine getiren film, zaman zaman sıkıcı oluşuyla çok da iddialı bir duruş sergileyemese de kısa süresiyle izlenebilir bir düzeyde.

——————————————————————————————————————————————–

Le Bruit Des Glaçons : Düşünün ki bir kansere yakalanıyorsunuz ve bu kanser insan formuna bürünüp size zorla arkadaşlık ediyor. İşte film; tam da böyle bir absürdlüğün eseri. Fransız yönetmenler arasında kara mizahı bu denli benimsemiş, sinemasını ütopik karakterlere ve hikayelere can vermek konusunda kısır bırakmayan bir yönetmen olarak Bertrand Blier, eski filmlerine nazaran bu filminde üste hiçbir şey katmayarak, kaneri aşkla yenebilmek üzerine sadece ve sadece zaman geçirmelik eğlenceli bir film izletmenin peşinde olduğunu apaçık gösteriyor. Film, yönetmenin sinemasını bilmeyenler için eğlenceli, bilenler için vasat bir film olarak vûku buluyor.

——————————————————————————————————————————————–

Rabbit Hole : John Cameron Mitchell‘in Nicole Kidman‘ı başrolüne koyduğu Oscar adayı filmi Rabbit Hole, mutlu bir evlilikleri olan Becca ve Howie Corbett’ın oğullarının bir trafik kazasında ölmesiyle alt üst olan yaşamlarına ışık tutuyor. Hüznü ve dramı olabildiğince dengeli tutmayı genellikle başarabilen Rabbit Hole, Nicole Kidman‘ın gayet tatmin edici performansıyla sürüyor. Sonuç olarak, saf dram sevenlerin sabırlı bir şekilde belirsiz sonuna rağmen filmi izlemeleri tavsiye edilir. Yalnız, keşke klişe olmayacağım diye zorlayıp yine de klişeye kaçan bazı yanları görmeseymişiz diyorum..

——————————————————————————————————————————————–

The Killer Inside Me : Winterbottom ustanın, izleyiciye bir katilin içgüdüsel tepkilerini ayan beyan gösterdiği The Killer Inside Me, Casey Affleck‘in harika performansı eşliğinde ama kötü bir sonla bitiyor. Jessica Alba ve Kate Hudson gibi fikrimce iki yeteneksiz oyuncuyu Winterbottom’un filmin kadrosuna niye seçtiğini anlamakta güçlük çektim. Bir Winterbottom filmi için fena şekilde kurgu hatalarının olduğu ama yine de etkileyici sahneleriyle, müzikleriyle ve bir süre iyi giden dengeli temposuyla ve tabii ki Casey Affleck‘in The Assassination Of Jesse James‘dan sonra iyiden iyiye döktürdüğü performansı filmi izlenmeye değer bir yapım haline getiriyor.

——————————————————————————————————————————————–

Norwegian Wood : Haruki Murakami‘nin herkesçe beğenilen yoğun hissiyata sahip romanından uyarlanan ve 1960’ların sonlarında Tokyo’da geçen film, ilk aşkı Naoko’ya derinden bağlı Toru Watanabe’yi izliyor. Watanabe yaşamının her alanında ölümün etkisini hissetmekteyken, ansızın hayatına hayat dolu genç kız Midori giriyor ve olaylar gelişiyor. Benim için sadece gelişmekte kalan film; kitabı okumuş olsaydım da hakkında aynı fikre sahip olacağıma, başarısız bir film olduğu konusunda üzerimde intiba bırakacağına beni ikna etti. Öyle ki film, Asya sinemasına neden ısınamadığımı birkez daha anlamama sebep olmuştur.

%d blogcu bunu beğendi: