Kategori arşivi: Gelecek Filmler

Gelecek Filmler ~ Jin (Reha Erdem)

Son olarak Kosmos ile izleyicisini kendi dünyasına davet eden Reha Erdem, hali hazırda iki proje ile karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Kaç Para Kaç‘tan beri “isyanını” dile getiren Reha Erdem, Şarkı Söyleyen Kadınlar ve Jin de de merkezine isyan eden karakterleri alıyor. Hatırlarsak Kosmos‘da belirsiz bir yerden belirsiz bir zamanda belirsiz bir şeyden veya kimseden kaçarak şehre giren ve aynı şekilde şehirden kaçan meczup karakter Kosmos üzerinden Reha Erdem; aşk, isyan, hümanizm ve din keşmekeşini üzerinden onca zaman geçmesine rağmen hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyacak şekilde, enfes bir dille anlatmıştı.

Bir röportajında yeni filmlerinden birinde yine Kosmos minvalinde, bu sefer bir kadın karakter üzerinden gidebileceğini söyleyen Reha Erdem, henüz filmin ayrıntıları kesinleşmemiş olsa da sinopsisten filmi bu yönde çektiğine dair ipuçlarını elimize veriyor. 17 yaşında; sevmek, görmek, duymak, öğrenmek.. kısaca yaşamak için isyan etmeyi seçen Jin (Kürtçe’de kadın demektir) adındaki kızın, dağlara kaçışı ile açılacak olan film; Jin‘in büyük şehir hayalleriyle süslediği yaşamına odaklanıyor. “Her şeyden ve herkesten kaçmak zorunda olan” diye lanse edilen Jin’in küçük ama sağlam vücudunun vahşi doğada geçirdiği yalnız gün ve geceleri, doğaya ve kendi yalnızlığına dönüşünü, hayata tutunmak için aradığı çıkış yollarını Reha Erdem‘in perspektifi ile görmek daha şimdiden heyecan verici.

Karakter yaratmada ne denli usta olduğunu bildiğimiz Reha Erdem; Jin‘de de amatör oyuncu Deniz Hasgüler ile çalışacak. 100 dakika uzunluğunda olacak olan film, dünya prömiyerini Berlin Film Festivali‘nin Generation bölümünde 8 Şubat’ta, Türkiye galasını ise 18 Şubat’ta !f İstanbul Film Festivali‘nde yapacak. Beklemek zor fakat; biliyoruz ki bir Reha Erdem filmini beklemek, en az onu izlemiş olmak kadar heyecan vericidir.

Reklamlar

Gelecek Filmler ~The Other Dream Teams

1992 Barselona yaz olimpiyatları. Soğuk savaş henüz bitmiş, Doğu ve Batı Almanya’nın birleşip, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı dönemler. Letonya, Estonya ve Litvanya gibi baltık ülkeleri 1936’dan beri ilk defa kendi takımlarını olimpiyatlara gönderirken, diğer Sovyetler Birliği ülkeleri ise “bağımsız ülkeler” kategorisinde olimpiyatlarda yarışıyordu. Öyle ki 1972’den beri sürekli boykotlara maruz kalan olimpiyatlar, ilk defa neredeyse tüm ülkelerin katılımıyla boykotsuz bir şekilde, tarihin en büyük katılımlarına sahne oluyordu.

Herkesin aklında Barselona Olimpiyatları için kalan en önemli detay; kuşkusuz Michael Jordan, Magic Johnson, Larry Bird ve diğer NBA yıldızlarının önlerine gelen her rakibi adeta sürklase ederek altın madalyaya ulaştıkları o unutulmaz performans yer alıyordur. Veyahut Elana Meyer ile Derartu Tulu‘nun 10.000 metre yarışındaki mücadelesi, GuardiolaAbelardo ve Kiko‘lu İspanya Milli Takımı’nın şampiyonluğu, Naim Süleymanoğlu‘nun altın madalyası vs.

Fakat tüm bunların dışında öyle bir hikaye var ki; yad etmeye, dillendirmeye şayan nitelikte. ’88 Seul Olimpiyatları‘nda Amerika’nın önünde şampiyon olan Sovyetler Birliği takımının iki yıldızı Sarunas Marciulionis ve Arvydas Sabonis, 4 yıl sonra bu sefer bağımsız Litvanya adına oynayarak hem Litvanya takımının bronz madalyaya ulaşmasını sağlayacak hem de komünizmin zincirlerinden kurtulan yeni ve bağımsız Litvanya’nın demokrasi sembolü olacaklardır.

İşte tüm bu hikayeden hareketle; Douchebag, The Way Back ve Like Crazy gibi filmlerin yapımcılığını yapan Marius A. Markevicius, bu unutulmaz mücadeleyi beyaz perdeye taşıdı. “The Other Dream Team” adıyla bu yıl Sundance Film Festivali‘nde dünya prömiyerini yapan belgesel; herhangi bir ödülle dönememesine rağmen ciddi şekilde övgülere mazhar oldu. Eylül’den itibaren dünya genelinde festivalleri dolaşacak olan belgesel, Türkiye’ye uğrar mı bilinmez fakat, hikayeyi ve filmi takip etmek, izleme şansına erişildiğinde izlemek gerek. Özellikle geçtiğimiz yıl Türkiye’de de gösterilen The Two Escobar ve Senna‘dan sonra spor belgesellerinin genel anlamda belli bir kaliteyi tutturduğunu söylemek yanlış olmayacak. Bu iki belgeselin başarısından hareketle, ilgi çekici olan The Other Dream Team‘i de kenara köşeye not etmekte fayda var..

Gelecek Filmler ~ Los Amantes Pasajeros

Geçtiğimiz yıl La piel que habito ile karşımıza çıkan usta İspanyol yönetmen Pedro Almodovar, yeniden komediye dönerek önümüzdeki yıl görücüye çıkmak üzere yeni filmi Los Amantes Pasajeros‘u çekiyor. Tiyatroya çok önem verdiğini söyleyen Almodovar, filminde bir uçak kazası ile beraber tek bir sette sıkışıp kalmış bir topluluğun başından geçen trajikomik olayları anlatacak.

Oyuncu kadrosunun başını Penelope Cruz ve Antonia Banderas‘ın çekeceği filmde diğer oyuncuların neredeyse tamamı Almodovar’ın önceki filmlerinde yer almış isimler (Javier Cámara (“Talk to Her“) Cecilia Roth (“All About My Mother“), Lola Dueñas(“Volver“), Raul Arévalo, Carlos Areces, Antonio de la Torre, Hugo Silva, Willy Toledo, Miguel Ángel Silvestre (“Volver“), Blanca Suárez (“The Skin I Live In“), José Luis Torrijo, José María Yazpik, Laya Martí) olarak dikkat çekiyor. Görüntü yönetmeni Jose Luis Alcaine ile Volver ve La piel que habito‘dan sonra üçüncü kez çalışacak olan Almodovar, film için Luis Bunuel’in “The Exterminating Angel” ve Rodrigo Cortez’in Buriedfilmlerinden izler taşıdığını söylüyor.

Filmin ajanslara ulaşan karelerine aşağıdan göz atabilirsiniz. Kamerada Almodovar varsa bize de beklemek düşer!

Gelecek Filmler ~ Post Tenebras Lux

Bazı yönetmenler vardır; filmografisini incelediğinizde ilk bakışta doyurucu olmadığı hissiyle baş başa bırakır sizi. Ama çoktan rüştünü ispatlamış, gerek lokal sinemasında gerekse Dünya Sinemasında hatırı sayılır derecede tanınmıştır. Üstelik bunu Hollywood’dan oluşu veya ismi ile değil kamerasıyla, anlatımıyla ve kendine yarattığı üslup ile yapmayı başarmıştır. Bu isimlerden biri Carlos Reygadas. Tıpkı Cristi Piui, Sergei Loznitsa ve Asghar Farhadi gibi. Reygadas, sadece üç film çekmiş olmasına rağmen Çağdaş Dünya Sineması’nda önde gelen usta sinemacılardan biri olarak gösteriliyor. Peki Carlos Reygadas‘ı bu denli değerli kılan neydi? Buna çokça şey sayılabilir. Japon, Battle In Heaven ve özellikle Stelle Licht gibi muazzam filmleri gördükten sonra methiyeler dizmek mümkün.

Olağanüstü çekimler, nefes kesici derecede gerçekçi kareler, nesnel kamera ile öznel kamera arasında kurduğu inanılmaz bağ (1901 yapımı James Williamson‘ın The Big Swallow adlı kısa filmi nesnel kameranın öncü örneği sayılabilir. Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde de gösterilen Good Intentions da yakın örneklerden biri.) ile seyirciye olan biteni şok edici bir biçimde anlatması vs.. diye uzar gider. Amiyane tabirle Reygadas, izleyicisini “suya götürür, susuz geri götürür”. Mükemmele yakın anlatım tekniği ve tüm bu sebepler ona hayran olmak için yeterli sebepler.

Yönetmenin dördüncü uzun metrajı “Post Tenebras Lux” ise tam 5 yıldır bekleniyor. Kamerada dahi adam Alexis Zabe ile tekrar çalışacak olan Reygadas, film hakkında ilk düşüncelerini 2010 yılında “Film; duygular, anılar, hayaller, korkular ve hayatın gerçekleri hakkındaki beklentileri, duyguların yerine tasvir edilebilen resimler aracılığıyla adeta bir dışavurumcu resim edasıyla anlatacak.” şeklinde açıklıyor. Reygadas’ın tarzı, film hakkında söyledikleri ve çıkan ilk görüntülere bakıldığında kendi “Tree Of Life” deneyimini mi yaşatacak diye düşünmek çok yanlış olmaz.

İlk uzun metraj deneyimi Japon ile Camera D’or Özel Gösterimi ile Cannes’a ayak basan Carlos Reygadas, Battle In Heaven ile Palme D’or için yarışmıştı ama ödül alamamıştı. Stelle Licht ise yine Palme D’or için yarışıp Persepolis ile Jüri Özel Ödülü‘nü paylaşmıştı. Cannes’a epey aşina olan Carlos Reygadas‘ın Post Tenebras Lux ile Palme D’or için şansını ne çok düşük ne de çok yüksek görüyorum. Nanni Moretti ve jürinin seçimi ve özellikle son iki yıldır Palme D’or verilen filmlerin Loong Boonme Raleuk Chat ve Tree Of Life olması bu yönde düşünmeye sebep oluyor. Bu yıl daha merkezi anlatımı benimsemiş film seçilme olasılığı yüksek. Her ne olursa olsun bu “sanat eserini” görmek için sabırsızlanmamak zor.






Gelecek Filmler ~ The Nymphomaniac

Danimarkalı ünlü auter yönetmen Lars Von Trier sinema hayatı boyunca diğer yönetmenlerden daha aykırı olarak durduğu çizgide; aykırı filmlerine bir yenisini daha ekliyor. Antichrist ile rahatsız edicilik seviyesini bir hayli yükseltip taraflı tarafsız herkesi ikiye bölen yönetmen, geçtiğimiz yıl Melancholia‘nın gösteriminden sonra ettiği sözler sebebiyle festivalde “persona non grota” ilan edilerek kendisinden bir hayli söz ettirmişti. The Nymphomaniac projesi ise tüm işlerinden farklı olacağa benziyor.

Bir kadının doğumundan 50 yaşına dek uzanan yaşam sürecindeki cinsel yaşamını konu edinecek olan film; tüm dünyada izlenebilmesi açısından “hardcore” ve “softcore” olarak iki versiyonda çekilecek. Oyuncu konusunda ise şu an için kesinleşen ilk isim Antichrist ve Melancholia‘da baş rolü verdiği Charlotte Gainsbourg oldu. Alexander Skarsgård ise bir röportajında Von Trier ile tekrar çalışmak istediğini, hatta babasının filmde yer alabileceğini söyledi. Tekrar bir Willem Dafoe hamlesi beklemek ise fazla hayalcilik olmayacaktır?

Tüm bu gelişmelerin dışında filmin ne zaman piyasaya sürüleceği ise merak konusu. Filmin yapımcısı Peter Aalbæk Jensen, filmin çekimlerinin bu yaz Almanya’da başlayacağını ve Cannes 2013‘e yetiştirmeye çalışacaklarını söylüyor. Fakat ortada Lars Von Trier‘in Cannes’da istenmeyen adam ilan edilme durumu var ki, bu tartışmalara yol açıyor. Böylesine güçlü olabilecek bir filmi Cannes’ın reddebileceği düşünülmüyor, üstelik sadece Lars Von Trier‘in istenmeyen adam ilan edilmesi ve yapımcı şirket Zentropa için bu durumun geçerli olmadığı, hatta Vinterberg‘in yeni filmi Jagten‘in bu yıl Cannes programına dahil edilmiş olması filmin yüksek ihtimalle Cannes 2013’te yer alacağını gösteriyor. Bekleyip görelim..

Gelecek Filmler ~ Laurence Anyways

David Cronenberg‘in Cosmopolis‘i ile Jacques Audiard imzalı Rust And Bone‘un Cannes için programda yer alma ihtimalleri neredeyse kesinleşmişken, J’ai Tue Ma Mere ile genç yaşında müthiş bir çıkış yakalayıp daha sonra bu çıkışı Les amours imaginaires ile taçlandıran genç dahi yönetmen Xavier Dolan‘ın programda yer alması güçlü ihtimal olan son filmi Laurence Anyways‘ten ilk kareler gelmeye başladı.

Xavier Dolan, yeni filminde 1989’da 30. yaş gününe basan Laurence ile sevgilisi arasında yaşanan gel-gitli ilişkisi üzerine odaklanmanın yanısıra toplumsal karışıklıkları, çiftin hem kendi aralarında hem de aileleriyle olan ilişkilerinde yaşadıkları çıkmazları kendine has üslubuyla sergileyecek. Film için henüz bir gösterim tarihi kesinleşmedi fakat söylediğim gibi Cannes’da dünya prömiyerini yapması yüksek ihtimal. Şimdilik gelen ilk kareler ve fragman ile yetinelim..

Gelecek Filmler ~ On The Road

Beat Jenerasyonu’nun öncüsü Jack Kerouac‘ın çok sevdiğimiz kült romanı On The Road (Yolda), uzun yıllar sonra ciddi bir şekilde filme çekilmesi konusunda geçtiğimiz yıllarda -The Motorcycle Diaries’den sonra- girişimlerde bulunulmuştu ki film de kaşla göz arasında şekillenmeye başladı.  Francis Ford Coppola‘nın uzun yıllar film çekim haklarını elinde bulundurması belki de filmin çekilmesi için büyük bir şans oldu. Daha önce Johnny Depp, Brad Pitt ve Colin Farrell gibi isimlerin oynaması koşuluyla Coppola‘ya teklif sunulmasının haricinde hikaye, çekim için birçok isim arasında gitti geldi.

Rivayet odur ki Coppola, The Motorcycle Diaries‘i görüp, önce Jose Rivera‘nın senaristliğine ve daha sonra Walter Salles‘ın yönetmenliğine hayran kaldı. Ve bu filmden sonra On The Road için daha da ciddi girişimlerde bulunulmaya başlandı. Önce Sam Riley ve daha sonra Garrett Hedlund‘un katılımıyla şekillenen oyuncu kadrosu da son halini aldı. Öyle gözüküyor ki Jack Kerouac‘ın bu muhteşem romanı için aynı paralelde kadro da bir araya toplandı. Sal Paradise‘i Sam Riley ve Dean Moriarty‘i Garett Hedlund canlandıracak. Bu iki isme ek olarak Kristen Stewart, Kirsten Dunst, Viggo Mortensen, Tom Sturridge, Amy Adams, Elizabeth Moss ve Steve Buscemi gibi kalbur üstü isimler eşlik edecek.

Önce tamamen siyah-beyaz çekilmesine karar verilen On The Road, daha sonra tıpkı The Motorcycle Diaries gibi siyah-beyaz ve renkli karışımı olacak gibi gözüküyor. Central Do Brasil, The Motorcycle Diaries ve son olarak Linha De Passe gibi pek beğendiğimiz filmleri yapan Walter Salles’a senaryoda yine Jose Rivera eşlik edecek. Film; Cannes Film Festivali‘ne yetiştirilecek ve yıl sonuna doğru dünyaya açılacak gibi gözüküyor. Senenin en iyi filmlerinden biri olmaya aday olan On The Road‘ın “yollarını” gözlemek farz!

Filmden görüntüler;

Gelecek Filmler ~ Like Crazy

Like Crazy; sinopsisinden belli ettiği kadarıyla Los Angeles‘da karşılaşan grafik tasarım öğrencisi olan Jakob ile gazetecilik okuyan Anna‘nın tutkulu aşk hikayesi ile uzak kalmalarıyla beraber yaşadıkları “mesafe” sıkıntısını anlatıyor. Douchebag‘in yönetmeni Drake Doremus‘un elinden çıkan Like Crazy için yönetmen de filmin ismiyle müstesna şekilde “çılgın gibi!” diyor. Son bir kaç yılda indie dramaların başarısı bir hayli göze çarpan bir etken. Özellikle Sundance çıkışlı filmler zamanla adından çok söz ettiren yapımlar oluyor. Örnek verecek olursam; Winters Bone, Precious, Frozen River son üç senenin Sundance büyük ödülünü kazanmış filmler. Bu sene ise bu ödülün sahibi Like Crazy oldu. Bunların dışında ödül alamayan fakat başarısı kör göze parmak şeklinde ortada olan 500 Days Of Summer ve Blue Valentine ise örnek verilebilecek diğer yapımlar.

Başrollerinde Felicity Jones, Anthon Yelchin ve geçtiğimiz senenin Oscar adayı Jennifer Lawrence‘in yer aldığı, Sundance’de Büyük Jüri Ödülünün yanında En İyi Kadın Oyuncu performansının da ödülünü kapan Like Crazy; önümüzdeki günlerde Toronto Film Festivalinde de gösterilecek. Fragmanından verdiği ilk izlenim ise gayet yalın, meselesini bağırmadan anlattığı gözüken ve Blue Valentine ile 500 Days Of Summer karışımı havası veren bir yapım olduğu. Muhtemelen !f İstanbul‘da görebileceğimiz Like Crazy; beklenilesi filmlerden.

Gelecek Filmler ~ Snowtown

Snowtown; Avustralya‘nın bilinen en tehlikeli ve korkunç seri katili olan John Justin Bunting (Snowtown murders)’ın ;  sancılı geçmişinin acılarını tam olarak bir baba figürü sergileyerek atlatmasına yardımcı olduğu, 2 erkek kardeşi ve annesiyle kuzey Adelaide‘de yaşayan 16 yaşındaki Jamie‘nin hayatına girdikten sonra beraber işledikleri eşcinsel cinayetlerin derin hikayesine ışık tutuyor. 15 yıl boyunca yakalanamayan bu ikilinin akıl almaz soğukkanlılıkta ve vahşice işledikleri cinayetlerin filmde ne denli cesur gösterileceği film için merak edilen en önemli unsur sanırım. Öyle ki hikaye; sadece cinayetlerle bitmiyor, öldürdükleri kişilerin etlerini kızartıp yemeye kadar uzanan mide bulandırıcı enstanteler içeriyor. Dünyanın en azılı seri katilleri listesinde de yer alan Dunting’in hikayesine yönelik ayrıntılara Yorgo Kırbaki‘nin şu yazısında ulaşmak mümkün.

Hemen hemen katıldığı tüm festivallerde yoğun övgülere boğulan film; Cannes Film Festivalinin de Critics Week  bölümünde “FIPRESCI” ödülü almıştı. Ayrıca film; Avustralya‘da bu sene en çok hasılat yapan üç filmden biri olurken, geçtiğimiz günlerde açıklanan Toronto Film Festivali‘nin programına da dahil edildi. Justin Kurzel‘in ilk uzun metraj deneyimi olacak olan Snowtown; fragmanından da anlaşılacağı üzere müthiş bir psikolojik suç draması çıkacağa benziyor. Özellikle Polytechnique yapısıyla işlenmiş olması en büyük temennimdir. Ülkemizde Filmekimi programına beklediğim filmin DVD’si de Eylül’ün ortalarında çıkacak.

Bir Zamanlar Anadolu’da

Gerek yurt içi, gerekse yurt dışında; çektiği filmler, katıldığı festivaller ve aldığı ödüllerle Türkiye’nin sinemada yüz akı isimlerinin başında gelen Nuri Bilge Ceylan, NBC Film projesi olarak Euroimages desteğiyle çektiği yeni filmi Once Upon A Time In Anatolia (Bir Zamanlar Anadolu’da) ile 11-22 Mayıs arasında 64.cüsü gerçekleştirilecek olan Cannes Film Festivali‘nde Palme D’or için yarışacak. Dünya prömiyerini de ilk kez Cannes‘da yapacak filmin başrollerinde Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel ve Muhammet Uzunlar yer alıyor. Onlara Ahmet Mümtaz Taylan, Ercan Kesal, ve Fırat Tanış‘ın eşlik edeceğini söylemekte fayda var. Avrupa’da Yılın Yapımcısı ödülünü alan Zeynep Özbatur ise yine filmin yapımcısı olarak karşımızda.

Ebru Ceylan ve Ercan Kesal‘in senaryosunu yazdığı filmin çekimleri Kırıkkale yakınlarındaki Keskin kasabasında 11 haftada tamamlanan film; 150 dakikalık süresiyle ile bu yıl Cannes seçkisinde en uzun film ve “Anadolu’da görev yapan bir savcı ve doktorun 12 saatlik gerilimli hikayesine ışık tutuyor”. Cannes‘a verilen basın detaylarında bir adet poster ve birkaç adet filme dair resim bulmak da mümkün.

Filme dair heyecanlandıran gelişmeler; yönetmeni, oyuncu kadrosu ve hikayesiyle sınırlı değil. Daha önce İklimler filmiyle FIPRESCI, Uzak filmiyle Büyük Jüri ve Üç Maymun filmiyle En İyi Yönetmen ödüllerini kazanan Nuri Bilge Ceylan‘ın bu sefer büyük ödül Palme D’or için hayli şanslı olduğu söyleniyor. Filmin Cannes’ın son gününde gösterilecek olmasının yanında; Palme D’or için açılan bahislerde son 2 güne girilirken en çok şans verilen iki filmden biri olması hayli sevindirici.

Filmin Resmi Twitter sayfası : http://twitter.com/#!/B_Z_A__
Filmin Resmi Facebook sayfası : http://on.fb.me/k6LzR7

Filmden Kareler

Posterler

%d blogcu bunu beğendi: