Atmen


Belki de nefes almak, Albert Camus‘nün dediği gibi yargılamaktır hayatı, sonsuza dek. Geçmiş ile gelecek arasında, şimdinin ise flu olduğu bir dehlizde, almayı sürdürdüğü sürece insanın hayatına bir şeyleri “veren“, aynı zamanda hayatlarından bir şeyler “alan” bu varoluşsal mecburiyet kuşkusuz Roman için de farklı bir şekilde tezahür etmeyecekti. Ondan öncelikle annesini alan, karşılığında yetimhane ve sonrasında ıslah evinde devam eden bir süreci veren hayat için Roman, fazla beklenti içinde değildir. Fakat, nefes almayı sürdürdüğü sürece beklemenin de kendisiyle geleceğini, ıslah evine düşmesine sebep olan olay ile her gün yüzleşmek zorunda kaldığında anlayan Roman, “yargılamaya” geçmişiyle başlamak durumundadır..

Yabancı Dilde En İyi Film ödülü alan Die Fälscher‘in başrolü Karl Markovics‘in ilk yönetmenlik deneyimi olan Atmen, yetimhanede büyüyen ve öfke kontrolü sebebiyle arkadaşının ölümüne sebebiyet vererek ıslah evine düşen 19 yaşındaki Roman‘ın rehabilite sürecindeki dramatik yaşamına odaklanıyor.  Şartlı tahliye için kendisini kanıtlaması gereken Roman’ın cenaze işlerinde çalışması ile, annesini arama dönemi arasında iki farklı hikaye hattı üzerinden ilerleyen Atmen, yaşam ve ölüm üzerine  sessiz,kasvetli ve sürükleyici bir karakter çalışması.

İlk yönetmenlik deneyimi için -nadir görülür bir şekilde- fazlaca usta işi manevraları filmden eksik etmeyen Karl Markovics, Das Weisse Band ve son olarak Michael ile süren sosyo-gerçekçi ve minimal anlatımın izinden giderek, bir taraftan Roman‘ın iç kargaşasını göstermek adına diyaloglara sırt vermiyor, diğer taraftan ise kamerasını ıslah evinde konuşlandırdığı anlarda kasvetli bir atmosfer yaratmak adına -Viyana’nın mimari ve kentsel yapısını da kullanarak- izleyiciye agorafobi aşılamak pahasına cesur sularda yüzüyor. Tüm bu kasvetli ve alabildiğine “solunumsuz” görüntülerin yanında, Roman‘ın “nefes alabildiği” anları yer yer mavi ve gri renk paletlerini kullanarak berrak ve soğuk bir şekilde imgeleyen yönetmen, Roman gibi izleyicinin de kaybolup gittiği anlarda hikayeye adeta bir “nefes” veriyor.

Heyecan verici geniş açı çekimleri ve kasvetli ortam yaratma becerisiyle Karl Markovics, Thomas Schubert‘in muazzam oyunculuğunu, görüntü yönetimi ve senaryonun neredeyse deliksiz halinin pozitif etkisini yanına alıp, fazlasıyla sıkıcı ve didaktik olabilecek bir konuyu iyi bir noktada bırakmayı başarıyor. Ve belki de bize de suyun dışında da nefes almaya çalışan bir balık timsali Roman Kogler nezninde Camus‘nün sorduğu gibi “hayatın yaşamaya değer olup olmadığını” nefes almak üzerinden sorgulatıyor.

27 Eyl 2012 tarihinde Film Kritikleri içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: