30. İstanbul Film Festivali’nin Ardından


İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından AKBANK sponsorluğunda düzenlenen 30. İstanbul Film Festivali 17 Nisan Pazar günü sona erdi. İki hafta boyunca 7 sinemada, 528 seansta, 21 bölümde 52 ülkeden 256 yönetmenin 231 filminin gösterildiği festivali toplam 150 bin sinemasever izledi. Festival boyunca %80’e yakın dolulukla geçen film gösterimlerinin yanı sıra festival konukların katılımıyla renklenen yedi sinema dersi ve söyleşi, festivale özel iki konser, bir atölye çalışması ve bir sergiyle 16 gün boyunca İstanbul sinemaya doydu.

Genel olarak soğuk ve yağışlı havada devam eden festivalde, 20 filmi görme imkanı buldum. İlk haftada tatmin edici birşeyler göremezken, ikinci hafta bu açığı çok güzel filmler görerek kapatmak mümkün oldu. Bir festivalin daha sonuna gelirken, girdiğim tüm seansların neredeyse tamamen doluya yakın olması, dışarıdaki uzun kuyruklar ve seanslara son saniyede koşarak yetişmiş olmam aklımda kalan en önemli hadiseler olacak. İzlediğim filmlere şöyle bir göz atacak olursak;

Hævnen : Çok bekledim. Böyle bir film izlemeyi gerçekten çok bekledim. Beklentilerimi karşılayacağını, hatta mest edeceğini bile bile yine de gözümü kırpmadan kendimi büyüsüne bıraktığım Susanne Bier imzalı Hævnen; Afrika ve Danimarka arasında dokuduğu mekiklere şiddetin doğasını yerleştiriyor. Efter Brullyuppet ile aynı hissiyatı yaşatmış olması filmi göklere çıkartmak için yeterli bir sebep iken, senaryosu, kurgusu, müzikleri, kadrajları ve aşıladığı o “film gibi film” enerjisi filmi bambaşa yerlere koymayı elzem kılıyor. Elias ve Christian üzerinden sahne bulan Hæevnen, gerek akıp giderken gerekse bittiğinde birçok şeyi insana sorgulatacak derecede etkileyici. En iyilerden..

——————————————————————————————————————————–

A Separation : Boşanmak üzere olan ama çocuklarının velayeti konusunda ikileme düşen bir çiftin öyküsünü anlatan, About Elly ile iyice zihnimize kazınan Asghar Farhadi‘nin son harikası film; müthiş bir doğallığın, ulaşılması zor bir realitenin yansıması. İran‘ın toplumsal çıkmazları, din paradoksu ve yalanın çaresiz bedenlere gark edişinin hazin öyküsünü zihnimize kare kare kazıyan film; kadının aile ve toplumdaki yerinden tutun da vicdani hesaplaşmalara, duygusal çöküntülere uzanan geniş bir yelpazede birçok konuya değinirken, gerek yönetimsel gerekse oyunculuklar bakımından eşsiz bir yapım.A Seperation‘u anlatmaya bu cümleler az kalır..

——————————————————————————————————————————–

Bizim Büyük Çaresizliğimiz : Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından, Tatil Kitabı‘nın yönetmeni Seyfi Teoman tarafından sinemaya uyarlanan film; büyümeyi reddeden, çocukluktan beri arkadaş olan, ve bu arkadaşlığı kendilerinin deyimiyle “aşk” haline dönüştüren iki adamın hikayesi. Daha doğrusu büyümeyi reddeden iki kafadarın, henüz büyüyememiş bir kızın damdan düşer gibi hayatlarına girmesiyle düştükleri “çaresizliği” anlatan film; buraya methiyeler düzmeyi çok istesem de benim için festivalin ve de bu senenin en büyük hayal kırıklığı olacak gibi duruyor. Romana sadık kalsa da o hissiyatı veremeyen ve oyunculukların sınıfta kaldığı, başarısız bir uyarlama olarak zihnimde kalacak..

——————————————————————————————————————————–

Saç : Altın Lale Ulusal Yarışması‘dan “En İyi Film” dahil üç ödüle dönen Saç; Tayfun Pirselimoğlu‘nun Rıza ve Pus‘dan sonra çektiği üçlemenin son halkası. Tarlabaşı‘nda bir peruk dükkanı olan, takıntılı ve yakında kanserden öleceğini bilen bir adamın, saçını satan bir kadını tanımasıyla değişen hayatına ışık tutan film; sinematografik olarak ortaya belli başlı şeyler sürebilecek kapasitede olmasına rağmen izleyici için tam olarak 131 dakikalık bir işkence haline dönüşüyor. Uzun plan sekanslar ve neredeyse diyalogsuz anlatım ister istemez kopukluğa neden olurken, anlaşılabilir yanını da yitiriyor. Sanırım seyirci olarak henüz böyle filmlere hazır değiliz.

——————————————————————————————————————————–

Attenberg : Athena Rachel Tsangari‘nin ikinci uzun metrajı olan Attenberg;  Dogtooth‘un öteden beriden kırpılmış yeni bir şekle sokulmuş hali gibiydi. 23 yaşında, cinsellikten uzak ve babası tarafından dış dünyaya karşı izole edilmiş bir şekilde yetiştirilen bir kızın ekseni etrafında dönen film, festivalin “mayınlı” bölgesinde gösterilen en “mayınlı” yapımıydı aynı zamanda. Asla kötü bir film olarak nitelendirilemeyecek olan Attenberg, harika görüntüleriyle ve derinlikli senaryosuyla göz doldururken, değindiği noktalarla daha başından riskli bir hali de benimsiyordu. Belki de Dogtooth ile fena halde karşılaştırılıyor olması filme bir çizik atıyor..

——————————————————————————————————————————–

IncendiesWajdi Mouawad‘ın “Scorched” adlı ödüllü oyunundan uyarlanan Incendies; Maelström ve Polytechnique ile rüştünü ispatlamış olan Denis Villeneuve yönetiminde bu yıl Kanada’nın Oscar odayı olarak karşımıza çıktı. 1975 – 90 yılları arasında Lübnan‘da cereyan eden iç savaşı tüm çıplaklığıyla yansıtan Incendies, epizodik bir yapıyla; bu cehennemde dimdik ayakta durmayı başaran Nawal Marwan üzerinden dokunduğu siyasi, dini ve toplumsal konuların ekseninde hayli sert ve çarpıcı karelerle seyirciyi büyülüyor. Tokat gibi çarpan, bittiğinde bir yumru gibi insanın içine oturan, sarsıcı ve çarpıcı bir film izlemeye hazır olanlar Incendies’ı mutlaka görmeli.

——————————————————————————————————————————–

A torinói ló : Nietzsche, Torino‘da dolaşırken bir atın kırbaçlandığını görür, ata sarılır sonra da yere kapaklanır. Bu olayın ertesinde ise akli dengesini yitirir ve ölene kadar 11 yıl boyunca konuşmadan ve yatalak yaşar. Ünlü Macar auter Bela Tarr‘ın son filmim dediği A torinói ló, sinemaya ilgisi olan herkesin ömrü hayatında bir kez görmesi gereken ender yapımlardan. 450 dakikalık başyapıt Satantango‘dan sonra bu film de bir başyapıtın nasıl olması gerektiğini açıklıyor. Müthiş bir ahenk, şiirsellik ve hayranlık uyandıran kareler. Zihni allak bullak eden düşüncelere sevk eden, bu enfes yapımı mutlaka görün! 

——————————————————————————————————————————–

The Two Escobars : 80’lerin sonu 90’ların başında Kolombiya futbolunun uyuşturucu kartellerinin yardımıyla yükselişini, aynı dönemde Pablo Escobar‘la Kolombiya devleti arasında yaşanan amansız savaşı, Kolombiya milli takımının 1994 dünya kupası macerasını ve Andres Escobar‘ın trajedisini konu alan* bu harika belgesel, Jeff ve Michael Zimbalist yönetiminde, iki Escobar üzerinden spor,suç ve şiddet dünyasının keskin bir portresini gözler önüne seriyor. İzlediğim en iyi belgesellerden biri olan The Two Escobars, aynı zamanda bu sene film festivalinin en etkileyici filmlerindendi. Film; yine mutlaka görülmesi gereken yapımlar arasında..

——————————————————————————————————————————–

Sound Of Noise : Ola Simonsson ve Johannes Nilsson‘un 2001 yılında çektikleri “Music For One Apartment And Six Drummers” adlı kısa filmden sonra, yine aynı davulcularla çektiği kısa filmin uzun metrajlısı Sound Of Noise; dakikası dakikasına eğlenceli, izlemenin değil daha çok dinlemenin elzem olduğu olabildiğine absürd, olabildiğine eksantirik bir film. 6 davulcunun şehri kaplamış olan kirli müziğe karşı planladıkları müzikal eylemleri konu edinen film; kendinden türettiği dramatiğe o ufacık aşk sosunu da katmamış olsaydı falsosuz bir film olacaktı. Çok göze batmayan boşlukların dışında bir iskandinav filminin verebileceği tadı fazlasıyla veren Sound Of Noise; izlendiği için memnun edecek cinsten bir yapım.

——————————————————————————————————————————–

Mothers : Milcho Manchevski, Oscar adayı Before The Rain‘den sonra Dust ve Senki ile tatmin edememişken, tam 17 yıl sonra Mothers ile karşımıza çıktı. Tıpkı Before The Rain gibi, Mothers da üç Makedon şehrinde geçen üç hikâyeden oluşuyor. Fedakâr, kayıtsız, sevgi dolu, “olmayan” kadınlar üzerinden kurgu ile gerçek, dram ile belgesel arasındaki hassas ilişkinin altını çizmeyi planlayan Manchevski, ilk hikayesiyle anlaşılmaz ve zayıf, ikinciyle dramatik ve üçüncü hikayesiyle çarpıcı bir epizodik yapıma imza atmış. “Gerçeğin doğasını” sorguladığını söyleyen yönetmen, bunu zaman zaman başarsa da genele yayamasa da, yine de derdini anlatma yolunda bizleri ikna ediyor.

——————————————————————————————————————————–

PINA (3D) : Kuşkusuz Wim Wenders‘ın tarzına hayran kalmamak mümkün değil. Ünlü koreograf Pina Bausch‘un anısına çekilen PINA da tam da bu yörüngede festivalin ilk gününde iki seansta da full oynadı. Fitaş‘ın gözlük demeye bin şahit isteyen gözlükleriyle, yine de izleme fırsatı bulduğum için çok şanslıydım. Başından sonuna dek, gerek renkleriyle, gerek kadrajlarıyla ve gerekse muhteşem dans gösterileriyle müthiş bir görsel şölene tanık olduk. Wim Wenders‘in izleyiciyi filmin içine adapte etmekteki o kendine has mizacı, PINA‘ya olan saygı duruşunu bir kademe daha yükseltiyor demek yanlış olmayacak. Festivalde kaçıranlara bir müjde olarak; film, 29 Nisan’da sadece 2 haftalığına vizyonda olacak.

——————————————————————————————————————————————–

Hjem Til Jul : Bent Hamer‘i sevmek için Eggs, Salmer Fra Kjokkenet ve O’Horten gibi filmler yeter de artar bile. Öyle ki pek sevdiğimiz Kuzeyden, sıradan insanların hayatına odaklanıp, izleyiciye aşıladığı o sıcak ve bir o kadar da trajikomik mizahı kendisine dair alışılageldik bir tarza dönüştü. Bu son filminde de Noel’i bu bazı sıradan insanlar için başlangıç, bazıları için bitiş noktası olarak gösterip, acı-tatlı insan maceraları ekseninde ölüm ile yaşam arasında etkileyici bir bağ oluşturuyor. Önceki filmlerinden ne iyi ne de kötü. Görmek birşey kaybettirmeyecektir. Tabii ki o son sahnedeki auroraların müthiş hatrı var!

——————————————————————————————————————————————–

Morgen : Romen yönetmen Marian Crisan‘ın ilk uzun metrajı Morgen, ilginç olabilecek konusuyla –Romanya sinemasına olan sempatimden ötürü– dikkatimi çekmişti. Türk oyuncu Yılmaz Yalçın‘ın da başrolde olduğu film, Almanya‘ya oğlunu bulmaya giden bir babanın Romanya‘nın bir köyünde geçirdiği günlere odaklanıyor. Mültecilerin sıkıntılarına, çaresizliklerine ve “dil”sizliğe değinen Morgen, konusuna katmaya çalıştığı sosyo-politik hicivlerin zayıflığı sebebiyle karman çorman bir hal alıyor. Belgesel yaklaşımına da yakın anlatımıyla aslında türevlerinin (bkz. Welcome) aksine derdini anlatamayan bir film olarak hafızalarda kalıyor..

——————————————————————————————————————————————–

Miral : Rula Jebreal‘ın aynı adlı muhteşem romanından Le Scaphandre Et Le Papillon filminin yönetmeni Julian Schnabel tarafından sinemaya uyarlanan Miral, 1948 yılında İsrail devleti kurulduktan sonra paylaşılan topraklarda bir yetimhane açmaya çalışan Hind Husseini‘nin hikayesi anlatıyor. Okuduğum en etkileyici romanlardan biri olan Miral‘in filmi için aynı şeyleri söylemek ne yazık ki mümkün değil. Roman uyarlaması filmlerin düştüğü duruma düşen, karakterlerini yüzeysellikten kurtaramayan ve romanın o inanılmaz hissiyatını yansıtamayan Miral, başarısız bir yapım olarak dikkat çekiyor. Tom Waits‘in şarkılarını filmde duymak ise hoş..

——————————————————————————————————————————————–

Another Year : Olabildiğine doğal, yalın, boy diyaloglu ve fazlasıyla duygusal bir film olarak Another Year, tam olarak bir Mike Leigh filminin tüm öğelerini taşıyor. Ve bu haliyle biz izleyiciyi tatmin etmekte zorlanmıyor. Biraz Happy-Go-Lucky, biraz Naked ve biraz da Topsy-Turvy var, dibine kadar İngiliz karakterler var, hüzün var, ve en önemlisi Lesley Manville‘in muhteşem oyunculuğu var. Another Year, kaybedenler/yalnız olanlar ve aynı zamanda mutsuz olanlar ile onların tam aksi kutupta bulunanlar arasında izleyiciyi karakterler ışığında iki tarafa da mesafeli yaklaştırarak empati kurmaya davet ediyor. Yalnızlığın bu kadar saf tasvir edilmesi, hele o son sahnenin hüznü bambaşka yerlere götürüyor..

——————————————————————————————————————————————–

 La Vida Util : Federico Veiroj‘un yönettiği film, Uruguay‘ın Oscar adayı olarak görücüye çıktı. 25 yıldır teknisyen olarak çalıştığı sinematekin kapanmasıyla, yeni bir iş bulma ve dış dünyaya adapte olmaya alışan Jorge‘nin yaşamına odaklanan bu 67 dakikalık siyah-beyaz durağan film, gelişmekte olan ülkelerde kültürel kurumların sürekliliğini korumanın zorluklarına değinirken, Jorge‘nin sinemaya olan aşkına hüzünlü bir dokunuş yapmayı da ihmal etmiyor. Bağımsız sinema namına üzerine düşen görevi yerine getiren film, zaman zaman sıkıcı oluşuyla çok da iddialı bir duruş sergileyemese de kısa süresiyle izlenebilir bir düzeyde.

——————————————————————————————————————————————–

Le Bruit Des Glaçons : Düşünün ki bir kansere yakalanıyorsunuz ve bu kanser insan formuna bürünüp size zorla arkadaşlık ediyor. İşte film; tam da böyle bir absürdlüğün eseri. Fransız yönetmenler arasında kara mizahı bu denli benimsemiş, sinemasını ütopik karakterlere ve hikayelere can vermek konusunda kısır bırakmayan bir yönetmen olarak Bertrand Blier, eski filmlerine nazaran bu filminde üste hiçbir şey katmayarak, kaneri aşkla yenebilmek üzerine sadece ve sadece zaman geçirmelik eğlenceli bir film izletmenin peşinde olduğunu apaçık gösteriyor. Film, yönetmenin sinemasını bilmeyenler için eğlenceli, bilenler için vasat bir film olarak vûku buluyor.

——————————————————————————————————————————————–

Rabbit Hole : John Cameron Mitchell‘in Nicole Kidman‘ı başrolüne koyduğu Oscar adayı filmi Rabbit Hole, mutlu bir evlilikleri olan Becca ve Howie Corbett’ın oğullarının bir trafik kazasında ölmesiyle alt üst olan yaşamlarına ışık tutuyor. Hüznü ve dramı olabildiğince dengeli tutmayı genellikle başarabilen Rabbit Hole, Nicole Kidman‘ın gayet tatmin edici performansıyla sürüyor. Sonuç olarak, saf dram sevenlerin sabırlı bir şekilde belirsiz sonuna rağmen filmi izlemeleri tavsiye edilir. Yalnız, keşke klişe olmayacağım diye zorlayıp yine de klişeye kaçan bazı yanları görmeseymişiz diyorum..

——————————————————————————————————————————————–

The Killer Inside Me : Winterbottom ustanın, izleyiciye bir katilin içgüdüsel tepkilerini ayan beyan gösterdiği The Killer Inside Me, Casey Affleck‘in harika performansı eşliğinde ama kötü bir sonla bitiyor. Jessica Alba ve Kate Hudson gibi fikrimce iki yeteneksiz oyuncuyu Winterbottom’un filmin kadrosuna niye seçtiğini anlamakta güçlük çektim. Bir Winterbottom filmi için fena şekilde kurgu hatalarının olduğu ama yine de etkileyici sahneleriyle, müzikleriyle ve bir süre iyi giden dengeli temposuyla ve tabii ki Casey Affleck‘in The Assassination Of Jesse James‘dan sonra iyiden iyiye döktürdüğü performansı filmi izlenmeye değer bir yapım haline getiriyor.

——————————————————————————————————————————————–

Norwegian Wood : Haruki Murakami‘nin herkesçe beğenilen yoğun hissiyata sahip romanından uyarlanan ve 1960’ların sonlarında Tokyo’da geçen film, ilk aşkı Naoko’ya derinden bağlı Toru Watanabe’yi izliyor. Watanabe yaşamının her alanında ölümün etkisini hissetmekteyken, ansızın hayatına hayat dolu genç kız Midori giriyor ve olaylar gelişiyor. Benim için sadece gelişmekte kalan film; kitabı okumuş olsaydım da hakkında aynı fikre sahip olacağıma, başarısız bir film olduğu konusunda üzerimde intiba bırakacağına beni ikna etti. Öyle ki film, Asya sinemasına neden ısınamadığımı birkez daha anlamama sebep olmuştur.

23 Nis 2011 tarihinde Etkinlik, Sinema, Sinema Haberleri içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: