Püha Tõnu kiusamine


Estonya; eski Sovyetler Birliği ülkeleri arasında kendi kültürünü en çok koruyan ülke. Öyle ki sadakat ve gelenekleri devam ettirme konusunda halk çok hassastır. Ülkede saf bir şekilde Estonya dilini konuşanlar Rusça’yı konuşanlarla neredeyse aynı olsa da bağımsızlıkları uğruna Rusya’ya Baltık ülkeleri arasında en çok kafa tutan ülkedir aynı zamanda. Sovyetler Birliği’nden ayrılıp kendi bağımsızlıkları kazanmalarıyla beraber Avrupalılaşmaya doğru sürüklenen millet; ülkenin AB’ye girmesiyle iyiden iyiye bu kültürün etkisi altında kalmaya başlamıştır.

Boyuna çizgili, yukardan aşağı mavi, siyah, beyaz renklerden oluşan bayrağındaki renkler Estonyanın tarihi, kültürü ve yaşayışı ile ilgilidir, gelişi güzel saçilmemiştir. Mavi; pek çok inanışta kader, sadakatin rengidir. Aynı zamanda doğada denizlerin, gökyüzünün ve suyun rengi olarak tanımlanır. Siyah; Estonya insanının geçmişte çektiği acıları simgeler, Estonyalı kölelerin eski zamanlarda giydikleri kıyafetin de rengidir. Beyaz ise aydınlanma ve bilgiyi temsil eder. Beyaz aynı zamanda ülkede bolca bulunan kar‘ın rengidir ve Estonya halkının iyi niyetini temsil eder.

“Midway upon the journey of our life
I found myself within a forest dark,
For the straightforward pathway had been lost”
Dante Alighieri, “Divine Comedy”. Inferno

Bu kısacık Estonya tanıtımından sonra gelelim, bu bilgileri neden verdiğime. Püha Tõnu kiusamine (The Temptation Of St. Tony), Veiko Õunpuu‘nun birkaç etkileyi kısa film ve 2007 yılında çektiği bol ödüllü ilk uzun metraj filmi Sugisball‘dan sonra çektiği ikinci uzun metraj. Estonya – Finlandiya-İsveç ortak yapımı bu film; tematik olarak orta düzey bir yöneticinin babasını kaybetmesiyle beraber başına gelen bir dizi garip olaydan sonra iyi insanı aramaya yönelik önce kendi içine ve daha sonra çevreye yaptığı ruhsal bir yolculuğu konu ediniyor.

Tam da yukarıda verdiğim bilgilerle bağlantılı metaforlar eşiğinde giden film; henüz açılış sahnesinin absürdlüğü ile kusursuz bir filmin sinyallerini veriyor. Dante’nin Inferno’sundan “Midway upon the journey of our life, I found myself within a forest dark.” sözleriyle açılması bir yana, dinsel çağrışımlar ve alegorik öğeler başta olmak üzere birçok konuyu alt metnine yerleştimesi ise nasıl bir film ile karşı karşıya olduğumuz sorusuyla izleyiciyi adeta psikolojik baskı altına alıyor.

Tony‘nin “iyi insan kimdir ve iyi olmak nedir?” sorularına aradığı cevaplar eşiğinde gitgide serebral bir yapıya bürünen film, başından sonuna dek beslendiği çarpıcı metaforlarla gerek 7 ölümcül günahı, gerekse çetrefilli bir hal alan toplumsal yargıları garip bir şekilde işliyor. İş ilişkileriyle ve toplantılarıyla mağruru ve açgözlülüğü tüm çıplaklığıyla öne sürerken, karısının kendisini aldatıp fuhuş yapmasıyla sadakatsizliği, yemek betimlemeleriyle oburluğu ve eğlence anlayışının sapkınlığıyla şehvet düşkünlüğünü kanımızı dondurur şekilde betimliyor. Üstelik bunu sadakatleriyle, iyi niyetleriyle, kendi kültürünü korumalarıyla tarihte ve yakın geçmişte emsal olmuş  bir milletin toplumsal portesini ortaya koyarak açıklıyor. Ayrıca filmde paganizme ve ülkede hızla büyüyen ateistliğe de göndermeler bulmak mümkün.

Kapitalizmin ve kurt iştahının kol gezdiği bu toplumda insanların yegane dertlerinin daha iyi ofis malzemeleri yapmak için ağaçları kesmek olduğunu düşünürsek, filmde resmedilen tüm bu irrite edici öğeler Tony‘nin dupduru yüzü kadar normalleşebiliyor. Yönetmen bu anlatımı benimserken salt Estonya toplumu üzerinden gitmiş olsa da asıl derdinin kapitalizmle gelen değişimlerin etkileri olduğunu söylemek abes olmayacaktır. Bu kaotik anlatımı Szabolcz Hajdu‘nun Bibliothèque Pascal‘ında da görmek mümkün. Orada, bu açgözlülük bu şehvet düşkünlüğü ve bu iğrenç toplumsal reaksiyonlar Pascal’ın her birine bir edebiyatçının ismini verdiği özel odalarda sergileniyorken, burada ölümsüz masterın Das Goldenne Zeitalte‘sinde sergileniyor. Sadece roller değişik, değişim dahil herşey aynı.

Kuşkusuz Veiko Õunpuu, bu simgesel anlatımı birçok metafor ve alt metinlerle beslemiş. Tony‘nin iyi insanı ve iyi olmak kavramını aradığı yolculuğuna anlayabildiğimiz ve anlayamadıklarımız metaforlarla birlikte bizi de  kocaman bir zihinsel yolculuğa çıkarıyor. Kendi lokal penceresinden bakarak, izleyiciden çıkarımlar yapmasını da isteyerek muhteşem bir yapım ortaya koymuş. Tüm film boyunca arka planda hiç ama hiç etkisini yitirmeden, rahatsızlık-huzur paralelinde ilerleyen su sesleriyle, kar görüntüleriyle, harika müzikleriyle ve Mart Taniel‘in siyah-beyaz kusursuz sinematografisiyle Püha Tõnu kiusamine, daha önce hiç görmediğimiz bir deneyim vaat ediyor. Burada yönetmenin kadrolu oyuncusu Taavi Eelmaa‘nın takdire şayan performansını da es geçmemek gerekiyor. Kısa filmler ve Sugisball onun için bir kademelik sıçrama tahtası ise, bu film kesinlikle inanılmaz yükseliş.

Püha Tõnu kiusamine, başlangıcıyla olsun bitişiyle olsun absürdlüğün zirvesinde gezinen, garip ve bir o kadar da kan dondurucu cinsten. Bildiğimiz bazı gerçeklerin tokat gibi yüzümüze vurulması nasıl ki etkileyici bir gerginlikte ise, film de öyle. Göğe yürüyen merdivenle çıkıyormuş hissi veriyor, soruyor, sorguluyor, sorduruyor, etkiliyor. Bunuel’i, Bela Tarr’ı, Lynch’i, Tarkovsky’i, Bergman‘ı içinde barındırıyor, ve tüm bu belirtileri saklamadan etmeden kaotik bir enerjiyle, duygusal bir gerginlikle aşılıyor. Affetmiyor!

07 Mar 2011 tarihinde Film Kritikleri içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 1 Yorum.

  1. meyziyade

    Reblogged this on Raskolnikov Sibiryası.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: