The King’s Speech


Senenin en çok konuşulan filmlerinin başında gelen Tom Hooper yönetmenliğindeki The King’s Speech, yaklaşan Oscar ödüllerine 12 adaylıkla girip bir de üstüne BAFTA ödüllerini silip süpürmesi ile beraber ödül sezonuna hızlı bir giriş yapan The Social Network‘ü gölgede bıraktı. Öyle ki 25 Şubat’ta son yılların en çekişmeli Oscar törenlerinden birine şahit olacağımız gecede The King’s Speech‘in büyük ödül için bir adım önde olduğu tahminler dahilinde.

Daha önce iki Tv filmi ve Red Dust‘ı çeken Tom Hooper, geçtiğimiz yıl Peter Morgan‘ın senaryosunu şekillendirdiği, teknik direktör Brian Clough‘ın kariyerinin bir kısmına ışık tuttuğu The Damned United ile adından söz ettirdi. Çok iyi bir kadro ve imkanlar dahilinde çektiği The King’s Speech ise yönetmen için hayli iyi bir yükseliş oldu. Gerçek bir olaydan esinlenerek çekilen filmin senaristliğini David Seidler üstlendi. Başrollerde ise geçtiğimiz yıl A Single Man ile Oscara aday olan fakat ödülü Jeff Birdges’a kaptıran Colin Firth, yine Oscar adayı Helena Bonham Carter ve Oscarlı aktör Geoffrey Rush yer alıyor.

Yıl 1925. York Dükü Albert, ailesinin seslendiği şekliyle Bertieİngiliz İmparatorluğu Sergisi‘nin açılışında kekeleyip konuşamaması ile gündem oluyor. 5 yaşından beri başına musallat olan bu sorun onu her zaman mahcubiyete ve çaresizliğe sürükledi. Bu sorundan kurtulmanın yollarını karısı Elizabeth‘in yardımıyla çeşitli doktorlar aracılığıyla, çeşitli yöntemler dahilinde arayan Bertie için durum babasının ölümüyle daha da ciddileşmiştir. Babasının ölümü ve ağabeyi Edward‘ın tahta geçmesi arefesinde karısı Elizabeth‘in önerisiyle yeni bir uzmana görünmeyi istemeye istemeye de olsa kabul eden Albert (Bertie)‘in hayatı Lionel Louge ile tanışması ile bambaşka bir hal alır.

Lionel‘in sıradışı tedavi yöntemleri ve Albert (Bertie)‘in inadı arasında gidip gelen bu süreçte işler hem İngiliz Kraliyet ailesi hem de ülke için iyi gitmemektedir. Churchill‘in Hitler‘in İngiltere’ye savaş açacağı önsezisi ve Edward‘ın ABD’li Wallis Warferd Simpson ile evlenebilmek için tahttan çekilmiş olması, Albert‘in zoraki bir şekilde kral olmasıyla sonuçlanır. Albert ile Lionel arasında kopan iletişim bu gelişmelerin yaşanmasıyla beraber tekrar sağlanır ve ikili bu zorluğun üstesinden gelmek için aşama kaydetmeye başlar.

2. Dünya savaşı ve İngiltere tarihine etki eden bu olaylar dizisini büyük olmak istemeyen büyük bir adamın gözünden izliyoruz. İngiliz kraliyet ailesinin yaşamını, o hiyerarşiyi ve gün yüzüne çıkmamış belli başlı olayları ufak nüanslar haricinde hiçbir boşluğu bulunmayan senaryo eşliğinde izlemek film boyunca müthiş bir keyif haline dönüşüyor. Öyle ki ülkesinin tarihine ismini altın harflerle yazdıran bir kralın çocukluğundan gelen bir sorunun çevresinde tüm iç çatışmalarına, korkularına, çaresizliğine ve mahcubiyetine Colin Firth‘ün tüm mimikleri aracılığıyla şahit oluyoruz.

Sıradanlaşabilecek bir konuyu ustaca işleyen Hooper, tam olarak izleyiciyi filme daha ilk dakikalarda dahil etmekten çekinmiyor, üstelik tüm hünerini sergileyerek filmi, izleyicinin “sonunu bile bile izlediği” filmler arasından çekip müthiş bir yapım haline getiriyor. Daha önce The Queen ile tanık olduğumuz ve sempati duyduğumuz kraliyet ailesine başka bir açıdan bakan Hooper, elindeki kullanabileceği tüm artıları abartıya mahal vermeden yansıtıyor. Koca bir krala acınarak bakmamızı sağlaması bir yana, kralın çocukluğundan gelen bu kekemelik ve eşdeğer nitelikte yaşadığı sorunları ajitasyonun yanından geçmeden hissettiriyor. Daha ilk sahnede Colin Firth‘ün yüzünde beliren çaresizlik film boyunca etkisini sürdürürken filmin sonunda yine Colin Firth‘ün yüzünde beliren gurur filme hayran kalmak için bir başka sebep ortaya atıyor.

Lionel‘in demlensin diye ateşe bıraktığı çayla işaret ettiği Bertie, çocukluğundan kalan travmaları anlattığı sahne ile gönüllere taht kurarken, Lionel, kral rolünü kapmak için gittiği tiyatrodan umduğunu bulamamasıyla yaşadığı üzüntüyü Bertie‘yi kral yaparak hafifletiyor. Elizabeth, “her başarılı erkeğin” arkasındaki kadın rolünü layığıyla yerine getirirken, 2. Elizabeth‘in geleceği daha çocukluğunda kral babasını selamlarken gözlerinden okunuyor. Edward rolündeki Guy Pierce‘in Colin Firth‘den daha genç gözükmesi ve krallık dönemine çok kısa değinilmesi ve Churchill belirsizliği kafalarda ufak da olsa soru işaretlerini bırakması bile, filmin başarısı karşısında unutuluyor.

Colin Firth‘ün bir değil 3 Oscar bile alsa şaşırılmayacak derecedeki inanılmaz performansına, en az onun kadar başarılı bir performans sergileyen Geoffrey Rush‘un da eklenmesi ile filmin büyüsü kat ve kat artıyor. Helena Bonham Carter‘ın da es geçilmemesi gereken parlak oyunculuğuyla beraber değerlendirmeye alınabilecek oyuncu performansları “başarılı bir oyuncu performansı nasıl olur?” sorusunu tekrar tekrar sorgulatıyor.

Dönem filmlerine ve gerçek olaylara dayanan hikaye anlatımlarına farklı bir soluk kazandıran The King’s Speech; aldığı tüm övgüleri sonuna dek hakeden bir yapım. Öyle ki kurgusuyla, işleyişiyle, mizanseni ve oyunculuklarıyla tam olarak şov yapan The King’s Speech‘in 25 Şubat’taki Oscar töreninde büyük ödülü almaması filme büyük haksızlık olacak. The King’s Speech; 18 Şubat’ta ülkemizde vizyonda. İzlememek be izleyip de beğenmemek için hiçbir sebep yok..

14 Şub 2011 tarihinde Film Kritikleri içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: