Blue Valentine


Neznimde en iyi erkek oyunculardan biri olan Ryan Gosling‘in Michelle Williams ile başrolünü paylaştığı Blue ValentineSundance 2010‘a damgasını vurmuştu. O günden bu yana hayli merak ettirmişti kendini. Öyle ki Ryan Gosling ve Michelle Williams‘ın harika oynadığı samimi bir indie film olduğu yazıldı, çizildi. Yönetmen Derek Cianfrance için de çektiği belgeseller ve bir uzun metrajdan sonra Blue Valentine, ikinci uzun metraj olacaktı. Sundance‘den övgülerle çıkmış indie bir filmin başrolünde Ryan Gosling varsa o film ne kadar kötü olabilirdi ki?

Bİr kahvaltı masasında babayla kızının şirin mi şirin hallerinin sergilenmesiyle açılıyor film. İkisi çok iyi anlaşıyor, üstelik birbirlerini ne kadar çok sevdikleri de her hallerinden anlaşılıyor. Fakat anne öyle değildir. Bir sorun vardır ve bu sorun; en az babayla kızın suratından akan sevimliliğin belirginliği kadar ortada. Ama, minimalist bir indie filmin gerekliliği olarak ne karakterlerin tahliline, ne de konunun dehlizine hemen iniliyor. Bu geçiş evresinde Dean ve Cindy için ilk duygusal yıkım, kızları Frankie‘nin de çok sevdiği köpeklerinin kaybıyla gerçekleşiyor. Buradaki duygu yoğunluğu filmin ilerisi için de bir umut ışığı doğuruyor.

Flashbackler devreye giriyor ve Dean ile Cindy‘nin ilişkisi iki ayrı zaman diliminden kesitlerle önümüze sunuluyor. İkilinin tanışma öncesi ve tanışma evresinde bir nakliye şirketinde çalışan Dean’e baktığımızda onun ne kadar naif, mücadeleci ruhlu ve güçlü bir duygusal yapıya sahip olduğunu görüyoruz. Diğer taraftan Cindy, okulun güreş takımından Bobby‘ye aşıktır ve tek hayali doktor olmaktır. Aile ilişkileri hiç de iyi olmayan Cİndy için Bobby tek dayanaktır ancak ondan hamile kalması bir yol ayrımını daha tetikler. Dean’in bir yaşlı bir adamın eşyalarını taşıyıp, odasını hazırlaması ikilinin tanışmasına vesile olur.

Cindy, babaannesine aşkı sorduğunda aldığı cevaplar tam da Dean‘i işaret eder. Onunla geçirdiği zamanlar, dans etmeleri, şarkı söylemeleri ve her şey.. Dean, aşkı için fedakarlıklarda bulunan, didinen biridir ve kısa sürede Cindy ile mutlu günlere adım atar. Fakat, her ilişkide olduğu gibi engeller çıkar. Cindy‘nin hamile oluşu ve bebeği doğurmaya karar verişi ikili için bir dönüm noktasını daha beraberinde götürür. Beklenilenin aksine Dean, Cindy‘e daha güçlü bir şekilde bağlanır ve evlilikleri de kaçınılmaz olur.

Dean ve Cindy‘nin bu mutlu anlarında ikiye ayrılan kesitin mutluluk resmeden yanı arka plan olarak da her zaman parlaktır. Diğer taraftan ikilinin şimdiki zamandaki halleri, bir önceki kesitin aksine gittikçe kötüye gitmektedir. Bu evrede ise arka plan her zaman soluk ve karamaya yüz tutmuştur. Flashbacklerin ve ikilinin muhteşem oyunculukları güçlendikçe konuya vakıf olma derecemiz de yükseliyor. Dean‘in yıkılmaya doğru ilerleyen evliliğini kurtarmak için sarfettiği çaba ve Cindy‘nin sırf evliliği için olduğunda farklı bir hale bürünmesi abartısız önümüze sürülürken, zaman zaman iç burkan zaman zaman da trajikomik sahneler de peyda oluyor.

Cesur ve abartısız bir anlatımı benimsendiği aşikar olan film; yıkılmakta olan bir evliliğin samimi ve yıkıcı bir portresinin  dürüst bir değerlendirmesi olarak özetlenebilir. Olaylar ve karakterlerin hareketleri o kadar gerçekçi ve o kadar bizden ki etkilenmemek mümkün değil. Özellikle Dean‘in sempatik ve içten halleri, Cindy‘nin yüzünden okunan sıkıntı an ve an izleyici için de cereyan ediyor. Onlarla beraber bir önceki kesitte mutlu olurken, bir sonraki kesitte hüzünleniyoruz. Bir taraftan Dean‘in yerine kendimizi koyuyor bu evliliğin bitmemesi için zihnimizle çırpınırken, bir taraftan kendimizi Cindy‘nin yerine koyup yapacak çok da fazla birşeyin olmadığını kanıksıyoruz. Sonlara doğru flashbacklerin süresinin de kısalmasıyla heyecan, gerilim ve duygusallık tavan yapıyor.

Gosling ve Williams‘ın rollerine inanılmaz yoğunluk ve duygusallık kattığı bu sinemasal bir düet; her yanıyla çarpıcı ve samimi bir film. Başından sonuna içinde bulundurduğu sıkıntıyı  hissettirebilen, aynı zamanda gülümsetmeyi eksik etmeyen, bitişinde insanın boğazına bir yumru gibi oturan, müzikleriyle büyüleyen enfes bir yapım. “Sundance’den övgülerle çıkmış indie bir filmin başrolünde Ryan Gosling varsa o film ne kadar kötü olabilirdi ki?”. Evet, böyle düşünerek aylarca beklemiştim filmi ve böyle düşünerek izledim. Bu kadar beklemeye değmesi bir yana, beklentilerin üstünde bulabilmek çok sevindirdi.

1 Şubat’ta piyasaya çıkacak olan ve Grizzly Bear‘in damgasını vurduğu soundtrack albümü bulup buluşturup dinlemeyi ve 15 Nisan”ı bekleyip filme sinemada doymayı unutmayın. :}

18 Oca 2011 tarihinde Film Kritikleri içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 1 Yorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: