Bal-Can-Can | Savaş aslında neydi?


Makedonya – İtalya ortak yapımı olan Bal-Can-Can, yönetmen Darko Mitrevski‘nin ikinci filmi olmakla beraber esasen dikkat çektiği ilk film olarak bilinmekte. Senaryo ve soundtrack kısmıyla da ilgilenen yönetmen Balkan filmlerinin çoğunluğunun konusunu oluşturan “savaş sonrası” anlatımını benimsemiş. Tabii ki hicivsel bir yöntemin seçilmesi alt metin bolluğunun da göstergesi.

Savaşa, kapitalist düzene ve tüm faşizan olaylara filmlerde giydirmek Balkan coğrafyasından yetişen herkes için ortak payda. Çektikleri acı,yıllar boyu sürdürdükleri anlamsız çatışmalar; tüm hayatlarının meşgalesi olmuş durumda. Bunu filmlerde tüm çıplaklığıyla yansıtmak da bu yönetmenlerin işi. Bunu daha önce izlediğim Romen menşeine sahip filmlerde [12:08 East Of Bucharest, Tales From The Golden Age vs.] çok iyi bir şekilde gördüm. Romanyada bu rejimle gelen bir sıkıntı olsa da yaşananlar hiç de farklı derecede değildi.

Santino: Hikayem,uzun zaman önce Makedonya’da başlıyor. Makedonya nedir bilir misiniz ?

Morgdakiler: Elbette, bir tür salata ?
Morgdakiler: Monica Belluci”nin Malena’da içtiği sigara markası ?
Morgdakiler: Bence Makedonya Ohio’daki  mormon topluluğu ?
Santino: Hayir, bir halt bildiğiniz yok çocuklar. Makedonya, Balkanlarda bulunan bir ülke!

Tıpkı benzer yapımlardaki gibi, Darko Mitrevski de elindeki tüm yergi kozlarını filmde kullanıyor. Açılış sekansının müthiş bir diyalogla sunulması film için “komedi” yakıştırılması yapılmasına müsait bir ortam hazırlıyorken sahneler ilerledikçe aslında durumun hiç de öyle olmadığını anlıyoruz. Karakter isimlerinden tutun, en ufak ayrıntıya kadar tüm nüanslar göndermeden ibaret.

Filmimiz; baş karakter Trendafil Karanfilov (zencefil karanfil), karısı Ruza Karanfilov (karanfilin gülü) ve annesi Zumbula (sümbül) etrafında şekilleniyor. Trendafil; hayatının tüm önemli günlerinin bir savaşın başlangıcına veya filizlenmesine denk gelen, barışçıl bir asker kaçağıdır. Şanssız olmasının yanı sıra, aile içinde baskı gören bir tiptir. Tıpkı yaşadıklarına sessiz kalan savaş mağdurları gibi. Dzango [Django filmine ve Franco Nero’ya sağlam göndermeler..] adlı bir asker tarafından orduya dahil edilmek için sürekli takip edilir. Karısı Ruza‘nın Bulgaristan’a kaçma teklifiyle beraber bu üçlü yollara düşer. Böylece film gelişme kısmına eğlenceli bir geçiş yapar.

Artık film rüştünü ispatlamak için yoluna devam eder. Trendafil ve saz ekibi yolda hiç beklemedikleri şekilde mahsur kalırlar. Bu sırada büyük anne Zumbula vefat eder. Onu gömmek için yapılan uğraşlar sonuçsuz kalır ve son çare olarak onu halıya sararak götürmek zorunda kalırlar. Bulgaristan’da mola verdiklerinde halı çalınır ve film asıl bu noktadan sonra kendini gösterir. Bu sırada olaya Trendafil’in hiç tanımadığı kan kardeşi Santino Don Genovese [The Godfather-Vito Corleone göndermeleri..] de dahil olur.

Santino: Haklısın tüm bunlar saçmalık. Tüm bu bölge olduğu gibi bir saçmalık bölgesi. Birbirinizin kutsal binalarını yıkıyorsunuz. Birbirinizin evlerini yakıyor kadınlarına tecavüz ediyorsunuz. Bu topraklar küçük olduğu kadar şeytani de. Ve tüm bunlara rağmen tarih sürtekli tekrar ediyor aynı şeyleri, sürekli…

Bu noktadan sonra Santino ve Trendafil Yunanistan – Sırbistan – Karadağ – Bosna – Kosova ekseninde halıyı aramaya koyulurlar. Her uğradıkları yerde filmin dili değişir. Ve her uğradıkları yerde savaşa , kardeşliğe ve kapitalizme  diyaloglarla ve karakterlerle sıkı sıkıya göndermeler yapılır. Ülkelerin iç düzeni, kültürel görünümleri ve siyasi çalkantıları tüm içtenlikleriyle yansıtılır. Medya destekçisi eski radyo televizyon başkanı Dušan Mitević‘den Alija Izzetbegovic‘e kadar uzanan yelpazede aslında hiç de iç açıcı olmayan, iç burkan olayların çarpıcılığı bir bir anlatılır. Eğlenceli geçtiği düşünülen karelerde aslında dibine kadar dramın olduğunu hissetmek bu filmin çok yönlülüğünü birkez daha ortaya çıkarıyor.

Özellikle Hırvat ve Boşnakların anlatıldığı sahnelerde tüm balkan savaşlarının tiye alınmasının yanında tüm yurtta insanın içine kadar ilerlemiş olan savaşma hastalığı da lanse ediliyor. Yine aynı sahnelerde iki tarafın da fahişe diye nitelendirdiği kadının elinde çiçeklerle gözükmesi tamamen Bosna’lı kadınlara ithaf edilmiş sahneler olarak gözümüze çarpıyor. Tüm bu saydıklarım dışında bir sürü gönderme olduğunu belirtmekte fayda var. Her kare bir yere ithaf edilmiş ve temeli de sağlamlandırılmış şekilde.

Ne sıradan bir film, ne de çok çok iyi bir film. Öyle olmak gibi bir niyeti de yok. Eğlenceli bir temayla bezenmiş olması anlatmak istediği mesajları aktarmada sıkıntı yaşatmıyor. Kendiyle dalga geçen bir coğrafyanın yapısını yine kendileriyle olan savaşlarında kat ettikleri veya kat edemedikleri yol aracılığıyla anlatıyor. Sonuç olarak Bal-Can-Can; izlendiği için pişman olunmayacak ortalamanın üstünde bir film.

11 Kas 2010 tarihinde Film Kritikleri içinde yayınlandı ve , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: