The Stoning Of Soraya M.


Yönetmen : Cyrus Nowrasteh
Oyuncular : Shohreh Aghdashloo , Mozhan Marnò, James Caviezel

Fransa‘da yaşamış (2008 yılında vefat etti) İran asıllı gazeteci ve savaş muhabiri (aynı zamanda eski İran büyükelçisinin oğlu) Freidoune Sahebjam‘ın kendi yaşadığı bir olayı yazdığı romanından uyarlanan film gerek İran‘da gösterim yasağı almasıyla gerekse İran‘ın Kültür Bakanlığımıza başvurarak vizyon yasağı ricasıyla hayli adından söz ettirdi.

 

Yönetmenliğini İran asıllı Cyrus Nowrasteh‘in yaptığı filmin yapımcılığını ise Braveheart, We Were Soldiers ve What Women Want‘ın yanısıra tüm zamanların en çok konuşulan filmlerinden The Passion of Christ’de de parmağı olan Stephen McEveety üstlenmiş. Başrollerde House of San and Fog’daki rolüyle, Oscar’a aday gösterilen İran’lı ilk oyuncu olan Shohreh Aghdashloo (Zahra), ‘The Passion of Christ’ filminde ki “Hz. İsa” karakteri ile hafızalarımıza yer eden başarılı aktör James Caviezel (Freidoune) ve Mozhan Marnò (Soraya) yer alıyor.

“Olmayın riyakârlık edenlerden. Bir yanda yüksek sesle Kuran’ı dillendirirken öte yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden” dizeleriyle başlayan film belki de içinde barındırdığı tüm acı yönlerini de bu kareyle beraberinde yansıtıyor. Arabası bozulduğu için bir köyde durmak zorunda kalan Freidoune‘nin burada kendisinin gazeteci olduğunu anlayan ve onunla konuşmak için peşine takılan Zahra ile tanışmasıyla herşey başlar. Bir gün öncesinin flashback görüntüleriyle Şer-i hükümlere göre recm cezasına çarptırılan Soraya’nın hayatına ışık tutan film, bir vahşetin anatomisini çizerken yaptığı göndermelerle değindiği gerçeklerle çok şey anlatıyor.

21. yy’da hala bir yerler bu tür vahşetlerin yaşandığına dikkat çekmek isteyen film, Kuran‘da olmayan fakat fıkıhta yer alan, üstelik uygulanmasının çok zor ve mümkün görülmediği bildirilen “recm” cezasını kadın üzerinden merkezine alırken aslında bunun din perspektifinde düşünülmemesi gerektiğini açıkça yansıtıyor. Zira zina edenlere ceza vermek İslam‘a has birşey değildir. Mesela Hammurabi Yasası‘na göre zina edenler suda boğularak öldürülürlerdi. Eski Yunan’da da evli kadınla zina eden erkek öldürülürdü. Diğer taraftan Tevrat’ta, zina eden evli kimselere recm cezası verileceği hüküm altına alınmıştır. İncil’de ise, Hz. İsa’ya zina etmiş bir kadının recmedilmek üzere getirildiğinden söz edilmektedir.

Her ne kadar gerek filmi izlerken gerekse film bittikten sonra film hakkındaki düşüncelerimi din paraleline endekslemesem de bağnaz bir şekilde “recm” yüzünden İslam’a ve müslümanlara at gözlükleri takıp şiddetli eleştiriler yapanlar için bu bilgileri vermenin farz olduğunu düşündüm. Kaldı ki film her ne kadar şeriat ve din ile bağlantılı bir ceza olan recm olayına birinci dereceden parmak basıyor gibi gözükse de bunu kadının dindeki ya da İslam’daki yeri değil de tüm toplum ve inanışlarda; cehalet,vicdan ve acımasızlık örütleriyle örtülen yeri hakkında fikir edinmemizi, ayıksamamızı ve kayıtsız kalmamamızı düşündürüyor.

Filmde 2 şahit ile recm cezasınının uygulanışı, düz düşünceler için her ne kadar “ne 2’si aslında 4 olması gerek” diyerekten katı muhalefetle eşdeğer bir mahal verici pozisyon olarak gözükse de buna karşın seyircinin ortada cehalet,sürü psikolojisi ve toplumun inançları üzerinden sömürü  olduğu gerçeğine sevkediliyor oluşu apaçık. Üstelik bu başta Zahra karakterinin insani duyguları ve inançlı duruşu, diyaloglar ve sahnelerle destekleniyor. Örneğin bir sahnede şer-i hükümlere göre “bir erkek kadını hakkında zina suçlamasında bulunursa kadın kendi suçsuzluğunu ispatlamalı, yine bir kadın erkeği hakkında zina suçlamasında bulunursa yine kendisi bunu ispat etmelidir” diye yansıtılıyor. Filmin ne söylemek istediği gerek buradan gerekse Soraya‘nın cezadan önceki konuşmasında üstüne basa basa “bunu bir insana nasıl yapabilirsiniz?” demesiyle gayet anlaşılabilir bir hale geliyor.

Daha önce hiç bir filmde gösterilmeyen taşlama sahnesi film için izleyenlerin asla unutamayacağı bir kalıp adeta. Bu sahnede şiddetin ne çok sömürü durumuna getiriliyor oluşu ne de yapmacık durmaması kesinlikle tüm çıplaklığıyla yansıtılan gerçekçiliğine katkıda bulunuyor. Sahnenin gerçekçiliği her ne kadar filmin izlenebilirliğini zor hale getirse de burada korkutmanın aksine olayın ne denli vahşi olduğuna gönderme yapılıyor olması takdir edilesi. Zira izlerken insan kendini 2 dakika sonra başka bir halde buluyor. İnsanın birşeylere isyan edesi geliyor. Taş atanlara nefret derecesi yükseliyor. Dayanabilirlik sınırları zorlanıyor. Bir süre sonra taşların kadına değil de insanlığa atıldığı gerçeği kafada ampul gibi yanıyor. Ali karakterinin şeytanın ötesinde birşey olduğu düşünülüyor. Taşlar atılıyor.. İnsanlık küçülüyor. Taşlar atılıyor, Süreyya’nın çevresindeki kan çoğalıyor, vicdan azalıyor, insanlık küçülüyor !

İzleyin, izlettirin !

* Film, keşke kadın psikolojisi ve sinema üzerine ansiklopedi yazabilecek olan usta yönetmen Abbas Kiyarüstemi tarafından daha önce yapılsaydı. Ne de güzel olurdu.

21 May 2010 tarihinde Film Kritikleri içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. 1 Yorum.

  1. izlemek farz oldu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: