Festival biter..


29. İstanbul Film Festivali de bitmiş bulunmakta artık.. Geçen seneye nazaran çok daha doyurucu bir program vardı ki bu çok güzeldi. Öyle cezbedici filmler vardı ki benim için karşı tarafa gidip dönmek bile pek sorun olmadı. İlk 3 günün kaçırdığım festivalde hayli güzel filmler izlediğime inanıyorum. Bazı kapalı gişe ve yaratıcı ekibin katılımıyla gerçekleştirilen gösterimlerde bulunup aklıma takılan şeyleri birebir yönetmenden öğrenmek de hayli keyifliydi. Geçelim filmlere..

********************************************************************************

Festivalde ilk izlediğim film Atlas Sineması‘nda gösterilen Madeo (Mother) idi. Güney Kore çıkışlı ve Joon-ho Bong‘nun yönetmenliğini yaptığı film, uzakdoğu filmlerine pek ilgim olmasa da konu bakımından ilgimi çekmişti. Drama ile beraber bir suç ve gizem keywordleri izlemeye iten şeylerdi. Güney Kore‘nin de oskar adayı olan film, pek mütevazı görünse de içine girdikçe harika bir filme dönüşüyor. Anne var oğul var “aa belli işte  bunun konusu” diyorsunuz ama hele ki filmin sonuyla bir hayli yanıldığınızı hissediyorsunuz. Filmi izlemeden önce ne yalan söyleyeyim umutlu değildim. Çünkü Uzakdoğu Sineması‘nın dramayı işleyiş şekli çok yapmacık geliyor bana. Doğal ve gözüken haliyle konuyu işlemek yerine duygu sömürsünden yola çıkıyorlar.. Fakat Madeo, yönetmenin ne kadar zeki olduğunu çok güzel gösteriyor. Uzak olmadığımız bir duyguyu çeşitli çeşitli karelerde bize tekrar yaşatıyor. Filmin sürükleyiciliği de cabası. Daha ayrıntılı değerlendireceğim Madeo, kuşkusuz festivalde izlediklerim içerisinde en iyilerdendi. 8/10

********************************************************************************

Bir sonraki günü de tek filmle kapattım. Tek film ama tüm filmlere bedel bir tek film. Evet, tabii ki Selvi Boylum Al Yazmalım‘dan bahsediyorum. Yine Atlas Sineması‘nda idi. Atmosfer gerçekten harikaydı. Herkes pür dikkat. İnsan, bu dikkatli ortamda başını bile çevirmeye çekiniyor hakikaten. Film, restore edilmiş haliyle gösterildi. Kendi adıma ekranda o çizikleri, hatırasal etkileri aradım. Ama tabii ki bu filmden aldığım keyife etki etmedi. “Elini tuttum sıcacıktı,yüreği elimdeymiş gibi..” derken bazı ağlama sesleri duyulsa da bu konsantremizi bozmadı açıkcası. Çünkü hala Selvi Boylum Al Yazmalım izlerken heyecanlanıyorsak, bazıları ağlıyorsa, o müzik bitmeden yerimizden kalkamıyorsak bunun bir sebebi olmalı.. Film, gönlümüzde her zaman bir numara. En azından benim için öyle. Türkan Şoray, hala güzel. Kadir İnanır, pek eşi olmayan cinsten. Bakışlarından, erkek bile etkileniyor,korkuyor bile. Cahit Berkay, Emek Sineması için söylediğiyle hepimizi heyecanlandırdı bir de.. İçimden, abi müzik yeterince üzerimizde etki yaptı, bir de bu olmadı dedim ama tabii söyledikleri harikaydı. Helal olsun demek düşer bize.. Not mu ? Peh..

********************************************************************************

Sıradaki film, İsrail / Almanya ve Fransa ortak yapımı Samuel Maoz‘un elinden çıkma Venedik “Altın Ayı” ödüllü Lebanon. Çok ama çok ilginç bir film. Ben posteri farklı alsam da asıl poster ay çiçekleri tarlası arasından gözüken bir tankın resmedilişi aslında. Yönetmen de bu görüntüden yola çıkarak çekmiş filmi zaten. Film, İsrail’in ortak yapımı dahilinde ve savaş başlığı altında olunca çekincelerim yoktu değil.  Am afilm bittiğinde yine düşüncelerimin aksine bir yere sevk oldum. Klostorofobik havayı en iyi yaşadığım filmlerin arasında Das Boot ve The Descent geliyordu. Ki Das Boot müthiş bir filmdi. Lebanon’da da benzer paralelde bir kurgu var ve neredeyse birkaç dakikanın dışınd afilm bir tankın içinde geçiyor. İsrail’in Lübnan’a savaş açtığı günlerden dem vuran film, daha çok tankın içindeki askerlerin psikoanalizini yapıyor. Kamera açılarının bir hayli güzel olduğu film, bir tankın içinden, dışarıya sadece bir dürbün bakışıyla savaş ve barış ekseninde çok şey anlatıyor. Evet, kesinlikle afişinde yazdığı gibi “Das Boot’un tank versiyonu”. Mutlaka görülmeli. Yine ayrıntılarıyla değineceğim sanırım..8/10

********************************************************************************

Aynı gün izlediğim diğer film ise Fish Tank oldu. Fish Tank , Cannes‘dan Jüri Ödülüyle dönmüş, BAFTA kazanmış ve İngiltere‘de yılın en iyi filmi olarak hayli merağımı kazanmıştı. Andrea Arnold‘un yönettiği filmin başrollerinde Hunger‘dan aşina olduğumuz Michael Fassbender ve daha ilk oyunculuk deneyimindeki Katie Jarvis var. Filmi sevdim açıkcası.. Neden sevdiğime gelince. Bana her izlediğim İngiliz filmi Ken Loach‘ı ve filmlerini andırıyor nedense. Bir kere burdan bir artısı oluyor kafamda. Mizacı ve dili sert bir film Fish Tank. Sabredilmesi de gerekiyor. Aklı başında yazar ve yönetmenlerin son dönemlerde sıkça dem vurduğu popüler kültür ve etkilerini Fish Tank aracılığıyla tüm çıplaklığıyla görüyoruz dersem yanlış olmaz heralde. 15 yaşındaki Mia‘nın depresif ve yalnızlıkla bürünmüş hayatının bir kesitini yaklaşık 2 saatte izliyoruz. Genç kız veya erkeklerin kimlik bunalımı ve kendilerini nereye koymalarını gerektiğini bilmez halleri, hamilelik, alt sınıf, gitgide kültürden eksilme, gurur, çıkış yolu aramak ve en önemlisi yalnızlık. Samimi, doğal ve tamamen gerçekçi bir film Fish Tank. 123 dakika olmasına karşın ne kamera açılarıyla ne de yan etkilerle yormayan cinsten. 7.5 /10

********************************************************************************

Hadewijch.. Film ile birkaç ay öncesinde afişi sayesinde tanışmıştım. Hayli ilgimi çekti. Fransız yönetmen Bruno Dumont‘un son filmi olan Hadewijch, bir bakan kızı olmasına rağmen, İsa’ya duyduğu aşkı bağlılığın çok ötesine taşıyan Céline’in hikâyesini anlatıyor. Derin bir karakter tahliliyle süren film, yer yer sıksa da mevzuyu sert bir şekilde yansıtıyor. Celine’in kendisi gibi değerlerine müthiş bağlı bir Arap genciyle tanışmasıyla doruklara çıkan anlatım, belki de son zamanlarda gördüğüm en iyi finalle bitiyor. Hadewijch’i izlediğime kesinlikle çok memnunum. Benim nazarımda üzerine düşündüren film, olmuş bir filmdir. Geriyor, üzüyor, şu şöyle olsaydı bu böyle olsaydı dedirtmeden psikolojik dehlizlere yolluyor. Dinler üzerinden çeşitli düşüncelere de sevk eden film, bana Uzak İhtimal‘in çok daha sert ve gerici hali olarak geldi. Bilmem bir daha ne zaman görürüz ama bir kez daha izlemek istediğim konusunda hem fikirim. 7.5 /10

********************************************************************************

2009 yapımı Daniel Monzon‘un yönettiği Celda 211, Goya Ödülleri‘nde En İyi Yönetmen ve En İyi Erkek Oyuncu dahil toplam 8 dalda ödül almıştı. Festival programında olduğunu görünce kesinlikle izleyeceğim filmler arasına almıştım. Ne kadar isabetli bir karar verdiğimi de izledikten sonra anlamış oldum. Hem çok etkilendim hem de roman uyarlamaları çokca iyi filmlerdir tezim çürümemiş oldu. Filmi izlerken ve bittiğinde aklımda tek kalan şeyin o sahnelerin müthiş gerçekçiliğiydi. Filmin adalet kavramına, hümanistliğe dem vuruş şekli ve oyuncuların çok çok iyi performansları Celda 211‘i hayli iyi yere getiriyor. Ülkenin siyasi yapısı ve koşullarına hapishaneden bakmak ve bazı şeyleri kaos yardımıyla açığa vurmak çok akıllıca bir iş. Sözün özü Celda 211, türünün en iyilerinden. Kesinlikle görülmesi gerek. Sert film,içinize oturacak cinsten. Sinirlendirici, anarşik bir yapısı var. Tekrar izledikten sonra ayrıntılarıyla değinmek üzere. 8/10

********************************************************************************

Evet, merakla beklediğim Reha Erdem ürünü Kosmos‘da sıra. Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali‘nde yapıp Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde En İyi Film Ödülü‘nü alan Kosmos, vizyondan birgün önce Reha Erdem ve oyuncuların katılımıyla gösterildi. Filmi beğenenler de oldu, acımasızca eleştirenler de. Ama benim izlediğim ve gördüğüm kadarıyla Reha Erdem’in izleyiciyi anlama çabası maalesef izleyici de yoktu. Tabii ki bir filmi beğenmek zorunda değiliz , ama madem anlamadık dinleyelim adamı da ne diyor anlayalım değil mi ? Herneyse.. Kosmos, hazmetmesi çok zor bir film. Hayat Var ile ortalığı alt üst eden Reha Erdem‘den yine bambaşka bir iş. Ve bence yine altından alnının akıyla kalktı. Mucizeler yaratan bir hırsızın (Kosmos), zaman dışı, sınır bir şehre her şeyden kaçıp yerleşmesinden sonra başından geçenleri anlatıyor film. Şamanesk özelliklere sahip Kosmos‘un din paralelinde varoluşçuluğa değinmesi hayli cesur bir iş. Tabii Reha Erdem sinemasında Kaç Para Kaç’dan beri bir varoluşçuluk sorgulaması var, bu kabul edilebilir birşey. Ama tüm bu cesurluk, muhteşem bir görüntü yönetimi ve ses miksajıyla ele alınınca daha bir başka oluyor. Şakayla karışık ben hala Lars Von Trier ve Theo Angeloupoulos ile beraber mi çekmiş acaba Reha Erdem desem de kendi anlatımıyla çok farklı bir yer almış film. Herkesin beğenmeyeceği, herkesin izlemeyeceği bir film Kosmos. Sermet Yeşil, muhteşem ötesi oynamış. Türkü Turan göz kamaştırıcı. Kar görmek harika. Hala film ile ilgili düşünüyorum. Teşekkürler Reha Erdem.. Yoksa salondaki kadının dediği gibi Reha Fellini mi demeliydim :) 7.5/10

********************************************************************************

Vavien‘i tekrar izleme şerefine nail oldum bir de. Yaratıcı kadroyu görmek içindi açıkcası, itiraf edeyim. Hemen Kosmos’un ardından iyi gideceğini düşündüm bir de. Öyle de oldu zaten. Engin Günaydın‘ın senaryosunu yazdığı Taylan Biraderler‘in yönettiği Vavien 2009’un son günlerinde vizyona girdi hatırlayanlar için. Belki de 2010’da girseydi vizyona bu senenin en iyi filmlerinden olacaktı. Sessiz sedasız yazıldı,çekildi, vizyona girdi.. Ama etkisi yüksek oldu. Film, çok ama çok güzel. Senaryosuyla,kurgusuyla,oyunculuklarıyla tamamen ortalamanın çok üstünde. Coen kardeşlere taş çıkarırcasına bir filmdi hakikaten. Belki sonu biraz muallaktaydı fakat beğenmeyenin olmadığını gördüm. Binnur Kaya, harikaydı. Engin Günaydın da keza öyle. Rol için seçilen oyuncular titizlikle seçilmiş, ve cuk diye de oturmuş. Türk Sineması‘nda çok farklı bir yerde artık Vavien. Taş gibi bir kara komedi. İzlenmeli, izlettirilmeli.. 8/10

********************************************************************************

Beş Şehir , pek sevdiğim ama geç tanıştığım Onur Ünlü‘nün son filmi. Polis ve Güneşin Oğlu filmleriyle senaryo babında ne kadar saygı duyulası biri olduğunu kanıtlamıştı zaten. Beş Şehir ile “Ölüm Var” diyen Onur Ünlü, bence şu ana dek en iyi filmini yapmış bulunmakta. Tiyatro çıkışlı oyuncuların katılımıyla hayli de anlamlı hale geldiğini de söylemeliyim. Ancak Beste Bereket‘i bu filme yakıştıramadığımı söylemliyim. Film, beş farklı kişinin başlarda bağımsız gözüken ama birbiriyle ilişkili ölüm ile bezenmiş öykülerini anlatıyor. Bir polis , bir şair, bir resim öğrencisi, bir ilkokul öğrencisi, bir öğretmen ve bir kedi.. Kısa film tadında karakterleri ve çevresel faktörleri izliyoruz, sonra film bağlanıyor. Şiir gibi.. Senenin en iyilerinden. Trenleri seven, çayevlerine önem verilmesi gerektiğini söyleyen Onur Ünlü‘nün bunları filme taşıyarak aynı zamanda kendi filmine giydirerek zihinlerde güzel bir yer edinen arabesk bir filmi Beş Şehir. “Beni vur,onlara verme” ile hatırlanacak.. Bazı yerlerine takılsam da beni hayli mutlu etti. Senaryosuna hayran kalınacak derecede.Ayrıntılarıyla değinmek üzere.. 7.5/10

********************************************************************************

Festivali Kynodontas (Dogtooth) ile kapattım. Bu aynı zamanda Kadıköy’de izlediğim ve orada izlediğime pişman olduğum tek filmdi. Filmi karşı tarafta daha iyi bir atmosferde ve konforda izlemeyi isterdim. Kynodontas, Giorgos Lanthimos‘un yönetmenliğinden Yunanistan‘dan Theo Angeloupoulos‘dan sonra harika filmler çıkabileceğinin göstergesi adeta. Filmde çocuklarını eve kapatarak onlara bütün konvansiyonların dışında bir eğitim veren anne – baba, ve hastalıklı bir aile hikayesi anlatılıyor. Sınırları zorlayacak ve çok rahatsız edecek derecede bir film Kynodontas. Daha önce izlediğim hiçbir filme benzemiyordu mesela. Tek kişi oturduğum koltukta film bittiğinde bir kişi daha oturabilirdi yani. Haneke rahatsızlığı mı dersiniz yoksa , Lars Von Trier psikopatlığı mı bilmem ama bu filmi kesinlikle izlemeniz gerektiğini kendinize inandırın lütfen. Pişman olmayacaksınız. 8/10

********************************************************************************

Nihayetinde, festivalde kötü film izlemedim. Harika zamanalr geçirdim diyebilirim. Şeylerin Boktanlığı , Life During Wartime, Vincere filmlerini ve Romeyika’nın Türküsü belgeselini izleyemediğim için üzüldüm. Neyse artık :) Saygılarımla..

18 Nis 2010 tarihinde Film Kritikleri, Sinema Haberleri içinde yayınlandı ve , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin. Yorum yapın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: